Hayatla mücadele etmek mi?

Hayatla mücadele etmek mi?

Önyargılarla savaşmak mı?

Hatay ve Kilis gibi illerdeki yoğunluklarının ötesinde, Türkiye’de, resmi açıklamalara göre 3,5 milyonun üzerinde Suriyeli sığınmacı var. Zira ifade edilene göre, Suriye’de 2011’den beri yaşanan savaştan kaçanların hemen hemen yarısı Türkiye’de yaşıyor. Peki, Hatay, barındırdığı büyük kalabalığın toplumsal adaptasyon sürecinde ne kadar başarılı oldu, soralım mı?

Önyargıların şiddetinde giderek daha da netleşen bir nefret dilinin hedefinde bırakılan Suriyeli sığınmacılar için geçtiğimiz günlerde twitter üzerinden paylaşılan bir değerlendirme, çarpıcı bir karşılaştırma yapmış, söz konusu önyargı sahipleri için ve demiş ki… “Siz Almanya’ya gidince ‘ekmek parası’, Suriyeliler buraya gelince ‘korkaklık’… Siz Münih’te eğlenince ‘gurbetçi coşkusu’, Suriyeliler Taksim’de eğlenince ‘rezalet’… Size ‘Turken Raus’ denince ‘ırkçılık’, siz ‘Suriyeli istemiyoruz’ deyince ‘duyarlılık’… Ne güzel dünya…”
-TAKSİM HİKAYESİ-
Evet… Yılbaşı eğlenceleri için İstanbul’un Taksim Meydanı’nda bir araya gelen Suriyelilerin görüntülerinin sosyal medyaya yansıması ile beraber başlayan tartışmalı süreç, Twitter üzerinde #ÜlkemdeSuriyeliİstemiyorum etiketi en çok tartışılan konular arasına girdi bile. Bugün toplumda ortaya çıkan birçok ekonomik ve toplumsal sorunun ‘günah keçisi’ olarak görünen Suriyeli sığınmacıların durumu, çok uzun bir zamandır Türkiye gündeminin en hassas konularından biri. Özellikle de sosyal medyada göründüğü haliyle, Suriyeliler, ya ‘işimizi çalıyorlar’ ya da ‘hırsızlık ve taciz’ olaylarına karışıyorlar başlığında ilerliyoruz! Oysa İçişleri Bakanlığı verilerine göre, 2014-2017 yılları arasında Suriyelilerin karıştığı olaylar, Türkiye’deki toplam suçların sadece yüzde 1,32’sine denk geliyor. Bu veriler, Suriyeli mültecileri hedef alan nefret söyleminin, iddia edilen gerekçelerden yoksun olduğunu gösteriyor. Ancak maruz kaldıkları yaftalama, ‘sabıka’ kayıtlarının çok ötesinde.
Peki, Hatay’da da 500 bin civarında olduğu söylenen Suriyeli sığınmacılar noktasında biraz ilerleyelim mi? Onlara bakışı biraz daha netleştirelim… Ama önce tanımlama ile başlayalım!
-MÜLTECİ KİMDİR?-
1951 Cenevre Sözleşmesi’ndeki tanıma göre, mülteci; “ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen kişidir.”
Türkiye, 1951 Sözleşmesi’nin yanı sıra 1967 Protokolü’ne de coğrafi sınırlama ile taraf. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Sözcüsü (UNHCR) Selin Ünal’a göre; Türkiye, coğrafi sınırlamayı sürdürmesine rağmen, 2014’te yürürlüğe giren Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile birlikte, geldikleri ülkeye bakılmaksızın, tüm sığınmacılara ve mültecilere uluslararası standartlara uygun şekilde koruma sağlanıyor.
-SURİYELİLER-
Diğer yandan, Mülteciler Derneği olarak da bilinen Mülteciler ve Sığınmacılar Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği ise, Türkiye’ye gelen Suriyelilerin statüsünün mülteci, sığınmacı ya da şartlı mülteci değil, ‘geçici koruma’ altında olarak tanımlandığını açıkladı.
Geçici koruma, “Ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak veya bu kitlesel akın döneminde bireysel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen ve uluslararası koruma talebi bireysel olarak değerlendirmeye alınamayan yabancılara sağlanan korumayı” ifade ediyor.
İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi istatistiklerine göre, 2018 itibariyle, Türkiye’de geçici koruma kapsamında üç buçuk milyonun üzerinde Suriyeli var.
Türkiye’de, resmi olarak geçici koruma kapsamında yer alan Suriyeli sığınmacılara mülteci statüsü verilemediği için ‘misafir’ denildiğini görüyoruz. Mülteciler Derneği, misafir olarak görülen Suriyeli sığınmacıların geçici koruma altında olmasının, ‘geleceklerinin bilinmezliği’ sebebiyle risk taşıdığını belirtiyor.
Suriyeli sığınmacılarla ilgili çalışmalar yapan Gülin Çavuş, misafir söyleminde aslında vurgulanmak istenenin, ‘siz burada misafirsiniz, kalıcı değilsiniz’ olduğunu düşünenlerden.
Türkiye gibi, hukuki olarak mültecilik statüsü olmayan ülkelerdeki göçmenler, üçüncü ülkeye mültecilik başvurusu yapamıyor. Öte yandan, Suriye’deki siyasi istikrarın sağlanamaması göz önünde bulundurulursa, aslında söz konusu sığınmacıların ‘misafir’ olmadıkları da göz ardı edilemez bir gerçek.
Gülin Çavuş ayrıca, Türkiye’deki birçok insanın, Suriyelileri, “zaten kalmayacak, yarın öbür gün gidecek ya da bizim işimizi ekmeğimizi elimizden alacak” kişiler olarak gördüğünü belirtiyor. Sanırız bunu, oldukça fazla Suriyeli sığınmacıyı misafir eden Antakya özelinde yapanlar da az değil!
-ADLANDIRMA SORUNU-
Hrant Dink Vakfı ‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ Proje Koordinatörü Gamze Tosun ve Araştırma Koordinatörü Funda Tekin, Suriyelilerle ilgili bir adlandırma sorununun olduğunu vurguluyor. Kimi zaman ‘misafir’, kimi zaman ‘sığınmacı’, kimi zamansa ‘mülteci’ olan Suriyeliler, hukuki olarak mültecilik statüleri olmadığı için haklardan mahrum kalabiliyorlar. Ayrıca Suriyelilerin, geçici koruma hakkı statüsünün kendilerine sağladığı hakları bilmediklerini belirten Tosun ve Tekin, bunun, ‘misafir’ söyleminden kaynaklandığı görüşünde. Hrant Dink Vakfı ‘Nefret Söyleminin İzlenmesi’ Koordinatörleri, ‘misafir’ söylemi geçicilik anlamına da geldiği için, bu söylemin, ‘eve gelen misafir ve misafiri ağırlayan ev sahibi’ gibi bir hiyerarşik anlam içerdiğini de belirtiyor.
-MEDYA DİLİ-
Yaşanan nefret ve öfke dilinde medya dili de önemli bir etken. Zira ana akım medyada hırsızlık ve tecavüz gibi olaylar haberleştirilirken, şüphelinin Suriyeli kimliğine vurgu dikkat çekiyor. İnsan hakları örgütleri, kullanılan dilin, toplumda daha çok ‘nefret söylemi’ yarattığının altını çiziyor. Bu nedenle, medyada kullanılan ‘ayrıştırıcı dil’in toplumda etkisini azaltabilmek için, Mülteciler Derneği, ‘Suriyelilerle ilgili doğru bilinen yanlışlar’ adında bir dosya hazırladı.
UNHCR Türkiye Sözcüsü Selin Ünal, haber yaparken içerik, dil ve görsellerin yanında kullanılan terminolojinin önemini vurgulayan isimlerden. Ünal, ‘mülteci’ ve ‘göçmen’ terimlerinin medyada ve kamu söyleminde birbirinin yerine geçebilir şekilde kullanıldığını belirtirken, mültecilere sığınma imkanı verilmediği zamanlarda, kişinin, ülkesinde bulunan risklerden dolayı, bunun ölümcül sonuçlar getirebileceğini açıklıyor. Göçmenleri ise genellikle bu tarz ölümcül risklerin beklemediğini açıklayan Ünal’a göre, bu sebeple medyada iki kavramın birbiriyle karıştırılmamasına özen gösterilmeli.
Suriyeli sığınmacılarla ilgili çalışmalar yapan Gülin Çavuş’a göre, Suriyelilere yönelik nefret söylemine neden olan iki önemli nokta var… İlki, Suriyelilere yönelik devlet yardımı konusunda yayılan iddiaların ayrımcı bir dil kullanılarak yapılması ve Suriyelileri daha kriminalize eden, yani daha çok suç işlediğine yönelik iddiaların yayıldığı yanlış haberler. Çavuş’a göre bu durum, ayrımcılığı pekiştiren bir dilin oluşmasına sebep oluyor.
Gülin Çavuş’a göre, Suriyelilere yönelik nefret söyleminin oluşması ve artmasına sebep olan diğer bir sorun, Suriyelilere yapılan yardımlar konusunda kurumların yeterince şeffaf olmaması. Suriyelilere yapılan yardımların çok büyük bir kısmının Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB) tarafından yapıldığını belirten Çavuş, “Yardımların bu kurumlar tarafından yapıldığı halka net şekilde ifade edilmiyor” diyor. Ayrıca, “Suriyelilere daha fazla ayrıcalık tanındığı ve devletin kendi vatandaşlarını korumadığı” gibi algıların oluştuğu da görülüyor. Bu nedenle, Çavuş, kurumların şeffaflığının ve bilgi vermesinin, ayrımcı dili de engelleyebileceğini belirtiyor.
-MAĞDURİYET-
Türkiye’de saha çalışmaları yapan ve ismini vermek istemeyen bir uzmanın şu ifadeleri oldukça dikkat çekici: “Normal bir sıvacının günlük 50 Liraya yaptığı bir işi Suriyeli işçi günlük 20 Liraya yapıyor. İki tarafın da çözümü yok; hayatta kalmak için bu işi yapmaktan başka çareleri yok. Ayrıca ülkede işsizlik seviyesi yüksek. Suriyeli işçi ‘yabancı ve düşkün (aç)’, bu nedenle maalesef nefret söylemleri artıyor.”
-NE YAPIYORUZ?-
Peki, Antakya ve diğer ilçeleri ile beraber oldukça fazla sayıda Suriyeli sığınmacıyı kamplarında ve kentlerinde barındıran Hatay, bu yaşananların neresinde? Peki ya, sosyal ve ekonomik yaşam içinde artık giderek daha fazla hissedilen sığınmacı varlığının toplumsal adaptasyon kısmında atılması gereken adımların neresindeyiz? Yerel idarecilerden kent idarecilerine, iki toplumun kaynaşması adına ne tür adımlar attık? Ne tür projeler ürettik? Suriyelilerin kendi kabuklarına çekilmemesi adına, onlara yönelik ne tür adımlar attık? Onlara, içinde yaşadıkları şehre kendilerini anlatması adına ne kadar fırsat sunduk?
-BİR ÖNERİ!-
Bir Antakyalının ifadesi ile bitirelim mi, hatta buna dair biraz düşünelim… İşte o öneri:
“Öylesine içlerine kapanık yaşıyorlar ki, gözlerinde hala büyük bir tedirginlik var diğerlerine bakarken. O yüzden, kendi mahallelerinde yarattıkları küçük Suriyeler içinde nefes alıp veriyorlar. Bu ise onları hepimizden kopuk bir hayata hapsediyor. Belki de uyum sağlamak istiyorlar, ama fırsat bulamıyorlar. Aslında bunun için çözüm ürettik mi? Bence ‘hayır’… Aslında bıraksak ve kendilerini bizlere anlatsalar. Mesela kendi yemeklerini pişirdikleri bir gastronomi etkinliği olsa, olmaz mı? Bu olay hem medya için iyi malzeme olur ve bu kenti manşete taşır, hem de bir kere olsun, içinde yaşadıkları toplum içinde sahne alma şansları doğar. Belki iletişim kurmaya da başlarlar. Çünkü onları kendi kabukları içine hapsetmek kimsenin hayrına değil. Buna önderliği kim yapar? Belediye Başkanı mı, Vali mi, STK’lar mı? Fark etmez! Biri kalksın ve desin, ‘hadi yapalım’! Ama illa ki de desin!” -Tamer Yazar-