Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
Sosyal Medya
Garip Turunç
Garip Turunç

İlber Ortaylı’nın Vefatının Ardından Olup Bitenler

 

 

Ölenleri de tıpkı yaşayanları olduğu gibi rahat bırakmamaya adeta yemin etmiş bir anlayışla hareket etmeyi sürdürüyoruz. Kişilerin seçimlerini, söylediklerini veyahut yaptıklarını yine kendi terazimiz üzerinden tartmak suretiyle yargı dağıtıyor ve kişilerin aslında öyle söylendiği kadar iyi bir tarihçi, mühendis, hukukçu, doktor, öğretmen, ekonomist vb. olmadığını haykırmak suretiyle noktayı koyuyoruz. Peki ya koyduğumuz o noktanın çok ötesinde yaşamış ve hayatı boyunca sizlerin o söylediklerinin hiçbirisine uymayan bir kişiden söz ediyorsak…

 

***

İlber Ortaylı’yı ilk defa 1985 yılında, Paris’te, Paul Dumont ve François Georgeon’un düzenlemiş olduğu kolokyumda gördüm ve tanıdım. Sonra, Galatasay Üniversitesi’nde göreve başladığım 2001 yılının ilk aylarında Hoca’la tekrardan buluştum.  Altı yıl görevim sürecinde üniversite ana binasının en üst katında aynı koridoru paylaştık. Öğretim üyelerinin odalarının bulunduğu bu katta odalarımız karşı karşıya idi. İlber Hoca’nın odasına gelişinden gidişinden genellikle haberim olurdu. Çünkü koridorda birileri varsa mutlaka bir lâf atar, kısaca söyleşirdi. Daha dikkat çekeni, yüksek sesle konuşurdu. Odamın kapısı açıksa bana da lâf atardı. Yoluna çıkan herkesle bir türlü temas kurardı. Herkesin ona bir tarafından baktığına şaşırmamıza şaşılmaz. İşte o bakışlar uzun yılların memleket gezilerinden, konuşmalarındandır. Bu kadar insan ve bakış çeşitliliğinin İlber Hoca sevgisinde buluşması türünden bir başarı pek görülür şey değildir.

 

Dersten çıkıp onu odasına ziyaretlerimden birinde, yanından ayrıldığımda asistanına benim için, “Aferin Gariban çocuğa. Milli Eğitim Bakakanlığı’nın sinavlarını geçerek memleketinden genç yaşta ayrılmış, Fransa’da yüksek tahsilini bitirdikten sonra ayni üniversite’de akademisyen olarak dikiş tutturdu” demiş. Benimle ilgili bu izlenimi, Fransa’ya olan ilgisini, ayrıca benim güvenilir olduğum konusundaki kanaati ahbaplığımızın hızla artmasını sağladı. Medeniyetlerlerin beşiği olarak bilinen tarihi kent Antakya’lı (Antioche) olduğumu öğrenmesi de yakınlığımızı daha da perçinledi.  O dönemki asistanına, “Gariban hocaya iyi bak, çocukluğundan buyana yurtdşında, sana ihtiyacı var” diyordu. Hocanın etkinliklerini bana asistanı haber veriyordu. Bu şekilde Fransa’dan uzun yıllar sonra memleketine dönen bir Gariban Hoca – Assistant ilişkisiyle onun bilgisinden, hayat deneyiminden ve hayata bakışından epey yararlandım.

 

İlber Hoca’yla pek çok konuda görüşlerimiz ayrıydı. Fakat onun asıl önemli yönü de buydu: Benim çeşitli olaylara – kendi tabiriyle “Fransızlar gibi”- bakışımın kendisininkinden çok farklı olduğunu bildiği halde, ikimiz de birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmiştik ve hoca beni yakın çevresine dahil etmekten çekinmemişti. Dahası, TV ekranlarında onun bazı yorumlarını gördüğümde, ertesi gün aldığım notlarımla birlikte “pat” diye odasına dalıyor ve “Hocam! Dünkü programınızdaki şu şu görüşlerinize hiç katılmıyorum” deyip tartışmaya giriveriyordum. Hoca da benim bu sert çıkışlarımı hiç terslemiyor, sakince konuşmasında Fransızca cümlelerde kurarak yanıtlıyor, beni ikna etmeye çalışıyordu. Karşımda bilgiyi iliklerine kadar yaşayan, bilgiyi kuru kuru aktaran değil, adeta yaşatan bir anlatıcı vardı. Bilgiyi günümüze bağlaması, uzak ya da yüce değil de yaşanan bir bir an olarak anlatması onu farklı yapan özelliği idi. Taşan merakının ve sahip olduğu  geniş kültürünün daha geniş bir çevreye ulaşmasını istedi. Bunun için çok çalıştı. Bir tarz inşa etti. Yeni bir yol açtı. Frenklerin “public entelektüel” dedikleri cinsten her kesime ulaşabilen bir aydın oldu. Muhafazakâr kesimlerle o dönemde diyaloğu olsa da, ne İkinci cumhuriyetçilerden oldu ne de “Yetmez ama evet”çilerden. Dün “kara” dediğini ertesi gün “ak”layanlardansa hiç olmadı. 90’larda Jön Türkler’e daha sert yaklaşmasına karşılık son yıllarda, Türk Devrimi’nin öncülleri olan Jön Türkler ve İttihat ve Terakki hakkında çok daha gerçekçi yorumlar yapmaya başlamıştı. Hoca, klasik manada bir ilmiye mensubunun örneği gibi davranırdı. Çok sevdiği Ahmed Cevdet Paşa gibi, ilim, idare ve siyaseti bünyesinde taşıyan bir aydın profili. Bir düşünce adamı. Bir entelektüel. Hem genel olarak tarihin hem de Cumhuriyet tarihinin geniş kitlelerce bilinmesini sağladı. O nedenle son nefesini vermesi üzerinden birkaç saat geçmeden hakkında yazılanlardan üzüntü duydum.

 

***

Önce şunu teslim etmek gerekir: İlber Ortaylı artıları ve eksileriyle bu ülkenin önemli entelektüellerinden biriydi. Elbette eleştirilecek yönleri vardı; hangi insan bundan azadedir ki? Ancak vefatının ardından özellikle kendisini “İslamcı” ve “muhafazakâr” olarak tanımlayan bazı çevrelerden yükselen – “Densiz”, “Siyonizm yalakası” ve “Kötü tarihçi” gibi – tepkilerin tonu, meselenin artık eleştiri sınırlarını aştığını gösteriyor.

Sosyal medyada bazı gruplar, cenaze ve defin konusunu bile ideolojik bir mesele haline getirerek, Fatih Camii Haziresi’ne defnedilmesin diye öne sürülen argümanların bağnazlığı kadar, onlara yetiştirilen cevapları da yardırgamadım değil.

 

Millete mâl olmuş, dünya çapında bir tarih âlimini geçen hafta ebediyete uğurlarken ham softa, kaba yobazın derdine bak. Diyor ki, ömründe camiye girmemiş İlber Ortaylı’nın ne alâkası var da cami haziresine gömüyorsunuz?

 

Mesai arkadasım İlber Ortaylı, Galatasaray Üniversitesi’nde görevde bulunduğum  yıllar boyunca hiç cuma kaçırdığını görmedim… Hoca’yı sevenlerden kimi aklıevveller de onun Gülhane’nin karşısındaki küçük camide Cuma Namazında tanışıklarını, cami ehli olduğunu ispata uğraşıyor. Namazına niyazına deliller, şahitler getiriyorlar. Ömründe camiye uğramadığı yavelerini yalanlamak, çürütmek derdindeler.

 

Gerçek şu ki… Ne İlber Hoca bir din aziziydi ne de ona cami haziresinde bir mezar taşını çok görenler cehennem zebanisi. Padişahlar da evliya değildi.

 

İngilizler, tarihi manastırları Westminister Abbey’de kraliyet bölümünün yanı sıra şairlere, yazarlara, sanatçılara köşe ayırdı. Shakespeare’den Dickens’a, önde gelen şahsiyetleri orada. Kilise cemaatinden olsun olmasın, Darwin’den Stephen Hawking’e, tarihe geçen bilim insanlarını oraya gömdüler. Siyasi ayrımcılık da gözetmediler.

 

Fatih Camii Haziresi bu yönüyle benzer. Devlet, siyaset erkânıyla askeri kahraman, sanatkâr ve ulema büyüklerinin mezarları var. Rahmetli İlber Hoca’yı da kendi janrından bir cemaat bekliyor. Ahmet Cevdet Paşa’dan hocası Halil İnalcık’la Mehmet Genç ve Kemal Karpat’a, aynı haziredeler.

 

Yine de neden mi cami haziresinde kabrine tahammül edemiyorlar? Dini değil siyasi husumetten. İlber Hoca tarih ve kültür dünyalarına yani kafalarına uymuyordu, kendilerinden değildi. Din ve camiyi tekellerinde sanıyorlar ya, kültürel saygınlık avlularında onun mezarını istemiyorlar.

***

Bu son olaylar gösteriyor ki ülkemiz çok ciddi ve derin bir ahlaki kriz yaşıyor. Ortak değerlerin zayıfladığı, toplumsal ölçülerin bulanıklaştığı ve sert, ölçüsüz tepkilerin giderek normalleştiği bir dönemden geçiyoruz; bizden olanları yüceltip olmayanları ötekileştirmeyi marifet sayan bir girdabın içine sürüklenmiş durumdayız.

 

Ölünün arkasından kötü konuşmamayı, en azından edepten susmayı bilen bir toplumdan geldiğimizi düşünürsek geldiğimiz nokta gerçekten ürkütücü. Oysa eskiden cenazede söylenen sözler bile çoğu zaman anlayışla karşılanırdı. Bugün ise bir insanın ölümünü bile bir hesaplaşma vesilesine dönüştürebiliyoruz.

 

Daha kötüsü, bunu yapanların çoğu bunu din adına yaptığını iddia ediyor.

 

Aslında bu tablo Türkiye için yeni değildir. Bu ülke uzun yıllardır aynı refleksi tekrar ediyor. Bir düşünürü anlamak yerine onu bir kampın sembolü haline getirmek… Bir akademisyeni değerlendirmek yerine onu ideolojik bir etiketle tanımlamak… Sonra da o etikete göre yargılamak.

 

Bu yöntemle hiçbir toplum güçlü bir entelektüel hayat kuramaz. Çünkü düşünce üretimi ancak özgür tartışma ortamında gelişir. Sürekli itibarsızlaştırma kampanyalarının olduğu yerde ise yalnızca gürültü olur.

 

Mezara girmek için ölü olmak yeterli bence. Başka şarta gerek yok. Mezarları bile ayırmak gayri insani bir tutum.

***

 

Bazı insanlar vardır; öldüklerinde sadece bir insan değil, bir çağın üslubu da aramızdan ayrılır. Bir kütüphane susar, bir şehir biraz daha sessizleşir, bir milletin hafızasında tarif edilmesi zor bir boşluk oluşur.  Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir diye bir kabul söz vardır. Türk tarihçiliğinin en güçlü seslerinden biri olan İlber Ortaylı’nın vedası, işte böyle bir sessizlik bıraktı ardında.

 

 

İlber Ortaylı tüm evrensel akademik hayatın dahi nadir gördüğü bir değerdi. O, tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuş bir akademisyen değildi. Geçmişi bugüne taşıyan, bugünü geçmişle yüzleştiren bir köprüydü. Bir yandan sert ve nüktedan diliyle cehalete meydan okurken, diğer yandan gençlere hayatın nasıl yaşanması gerektiğini anlatan bir kültür rehberi oldu.

 

Evet, İlber Ortaylı’nın varlığı Türkiye için bir şanstı. Onun sayesinde tarih sevgisi yayıldı, merak arttı, geçmişten ders çıkarma bilinci güçlendi. Eserleri ve fikirleri nesiller boyunca okunacak, tartışılacak ve saygıyla anılacak. En güzel anılarımızda, aklımıza nakşettigi bilgilerle ve muhteşem kişiliği ile hep yaşayacak.

 

Güzel adam Fatih Sultan Mehmet in yanıbaşında. Hocası tarihçi Halil inancının yatında ebedi istirgahında. Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun.

 

Her fani ölümü tadacaktır; ama bazı faniler de gerçekten ölümsüzdür, onların mekanları gönüllerdir. İlber Ortaylı hocam hep gönüllerde yeri doldurulamaz bilgisiyle, muhteşem entellektüel kişiliğiyle, yaşayacak..

 

Saygı ve rahmetle anıyorum. Yıllar önce akademik hayatımın bir dilimini paylaştığım, birlikte çalışıp yakından sesini duyduğum için şanslılardan biriyim. Onunla son telefon görüşmemiz 2025’in Ağustos ortasındaydı. “Hocam” dedim: “Daha öncede sözünü ettiğimiz konferans için Bordeaux’da sizi bekliyoruz.” Tamam Garip Hoca, Tuna’yı (kızı) ara sana takvimden bir gün versin, dedi. Hastalandı. Ve yıllardır tasarladığım Bordeaux Üniversitesinin anfisinde, bir empozyumda kendisini takdim etme sevincini yaşayamadım. Öyle çok üzgünüm ki…

 

Geçtiğimiz hafta Pazartesi günü Hocamızın Galatasay Üniversitem’deki cenaze törenine katılamadım. İçim buruk, geçmişteki hatıralarılarla, binlerce kilometre uzaktan izledim.

 

Hoşça kal hocam. ruhun şad mekanın cennet olsun. Kederli ailesine ve tüm sevenlerine bir kez daha sabırlar diliyorum.

 

Sizi çok özleyeceğiz.

 

Hayat dediğimiz bir süredir. Yaşam ise o süreyi nasıl kullandığınızdır. Bizde bu iki sözcüğü dönüşümlü kullananlar var, bu çok yanlış. Burada iki ayrı sözcük olması boşuna değil. O süreyi nasıl geçirdiniz, nasıl davrandınız, üslubunuz neydi? İşte o yaşamınızdır.“- İlber Ortaylı

 

Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.Bordeaux,

Cuma 20 Mart 2026

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

SON HABERLER