Ünlü Hristiyan düşünür Aziz Augustinus (354-430), De Civitate Dei (“Tanrı Devleti”) isimli eserinde Büyük İskender tarafından yakalanan bir korsanın hikâyesini anlatır. İskender korsana, “denizlere saldırmaya nasıl cüret edersin?” diye sorar. Korsan şu karşılığı verir:
“Peki sen bütün dünyaya saldırmaya nasıl cüret ediyorsun? Ben bunu yalnızca küçük bir gemiyle yaptığım için hırsız diye adlandırılıyorum, sen ise aynı şeyi büyük bir donanmayla yaptığın için imparator diye anılıyorsun.”
ABD Başkanı Trump’ın emriyle ABD’nin askeri güçleri, bağımsız bir ülke olan Venezüella’ya saldırması; ülkenin başkentine ve stratejik alanlarına bombalar yağdırması; bütün dünyanın gözü önünde resmi devlet başkanı Maduro ile eşini gece yarısı yatağından alıp/torbacı gibi kelepçeleyip, “Venezüella’yı artık biz yöneteceğiz“ diyerek New York’a kaçırılması, tam olarak bu hikâyedeki duruma uyuyor. Adamın diktatör olması, başka bir ülkenin egemenliğini ihlal etmenin, o ülkenin onurunu çiğnemenin gerekçesi olabilir mi!
Trump’ın vizyona soktuğu bu ‘haydutluk hikâye’nin hakla, hukukla, BM ilkeleri, Viyana Sözleşmeleri ve hatta Amerika’nının yasal düzenemeleriyle hiç bir izahı yok elbette. Rusya, Kuzey Kore, Küba, İran gibi devletlere dönük yaftaların referansı olarak kullanılan uluslararası hukuk, söz konusu ABD olunca kolaylıkla askıya alınabiliyor. Gücü yetmeyenler “korsan” diye etiketlenirken, gücü yetenler “imparator” sıfatıyla meşrulaştırılıyor. Çünkü artık ne anlatılan önemliydi ne de deliller. Önemli olan neye inanıldığıydı. Haklı olan değil, güçlü olan hayatta kalıyordu. Bu, medeniyetin reddiydi. Pençesi güçlü, dişi keskin olanın hüküm sürdüğü bir sistem… Kuralların değil, içgüdülerin belirlediği bir düzen. Trump’ın şahsı özelinde KAKİSTOKRASİ niteliğini aldığı bir düzen. (Kakistokrasi: Bir ülkenin en kötü, en yetersiz, en ilkesiz, en niteliksiz kişilerce yönetilmesi.)
PAX AMERİCANA VE SIRADAKİ ÜLKELER
ABD Dışişleri Bakanı Rubio, “Umarım dün akşam yaşananlar herkese gerekli dersi vermiştir!” diyerek artık uluslararası ilişkilerde hukuk, uluslararası kurumlar (BM, Güvenlik Konseyi, Uluslararası Adalet Divanı vb.) olmayacağını; tehdit, zorbalık ve sadece ABD’nin çıkarlarının geçerli, Amerika’nın dediğinin olacağı bir “Pax Americana!” ilan etti!
Üstelik ABD Başkanı sıradaki ülkeleri de bir avazda sayıyor, “Yarın da sizdeyim” diyor. Trump’un son açıklamalarında Kolombiya’ya, Küba’ya, Meksika’ya, İran’a, Dnimarka’ya açık açık gözdağı verdi. “Kolombiya’ya operasyon kulağa hoş geliyor” gibi son derece veciz, anlamlı, diplomatik bir cümle kurdu! “Kolombiya hasta bir adam tarafından yönetiliyor, askeri operasyon kulağıma iyi geliyor” dedi. Küba için “Düşmeye yakın görünüyorlar” ifadesini kullandı. Meksika’ya ”orada bir şeyler yapmalı“ mesajı verdi. İrana’a “protoscuları öldürürlerse sert şekilde vururuz” diye seslendi. Danimarka’ya “Grönland’a ihtiyacımız var. Güzellikle vermezlerse ekonomilerini çökertirim” dedi. Putin’den memnun olmadığını söyledi.
Bu tablo karşısında pek çok devlet kendi çifte standardını gizleyemiyor. Rusya’ya karşı yüksek sesle konuşanlar, ABD müdahaleciliği karşısında sessizliğe bürünüyor veya ıslık çalıp etrafa bakınıyor. Bu ikiyüzlülük de hukuki ihlallere meşruluk katıyor.
DÜNYA SÖYLENİYOR…. TRUMP EĞLENİYOR !
Türkçemizde söylenmek sözcüğünün sık kullanılan anlamı şu: Kendi kendine konuşmak! Söylemek ise aktif bir duruş. Ne düşündüğünü söylemek, yapılması gerekenler söylemek… Cümlede kullan kullan bitmez! Trump’ın Maduro’yu New York’a kaldırmasına dünya “söylendi”! O kadar söylendi ki örneğin yaşamakta olduğum Fransa’da Cumhurbaşkanı Macron’la ülkenin resmi görüşü arasında fark vardı. İngiltere, “Üzülmedim” dedi! Avrupa, “Maduro yönetimini tanımıyorduk, Trump’ın yaptığı hukuksuz” dedi. Rusya ve Çin, “Maduro’nun eşiyle birlikte serbest bırakılmasını” istedi. Ama bunun gereği için ne önerdiğini söylemedi.
Zamanında Maduro’nun yanlışlıklarına ses çıkarmayıp tam tersine destek veren ülkemizdeki siyasi iktidarın, bu kez ABD’nin saldırgan tutumu karşısında sessiz kalması da anlaşılmazdır. Siyasi iktidar bu olayı hiçbir şey olmamış gibi geçiştiremez, geçiştirmemelidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Venezüella Devlet Başkanı Maduro’nun Türkiye’ye “sürgününün” gündeme geldiğine yönelik söylemler ile ilgili, “Öyle bir şey yok. Bize gelen böyle bir haber yok” açıklamasını yaptı. Cumhuriyet’e (8 Ocak 2026) konuşan CHP Genel Başkan Yardımcısı Namık Tan, “Trump, ‘Erdoğan’ı her türlü ikna ederim’ diye düşünmüş olabilir” derken, İYİ Parti Uluslararası İlişkiler Başkanı Ahmet Erozan ise “Ben ‘sürgün’ fikrinin Erdoğan’dan çıktığını düşünüyorum. Bugün işin rengi değiştiği için farklı konuşuyor olabilir” ifadelerini kullandı.
Biz, ulusal Kurtuluş Savaşı ile bağımsızlığını kazanmış ve ulusal bağımsızlıkçı Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Cumhuriyeti kurmuş bir ülkenin yurttaşları olarak her türlü emperyalist saldırganlığa karşı çıkıyoruz. Dünya düzeni ve uluslararası sistem, emperyal amaçlara ve saldırılara daha fazla alet edilmemelidir. Trump tüm dünya düzenini tehdit ediyor. Dünya bu haydutluğa karşın ortak tavır almalı. Bu haydutluğa karşı sessiz kalınmamalı. Madalyanın iki tarafınıda iyi okumak gerekiyor. Halkına eziyet eden ve demokrasi tanımayan “korsan” bir diktatörü tepeleyen “imparator” bir başka diktatör… Birbirinden beter iki karakterin sahnesi, bütün dünyayı kaygıların en derinine sürüklemiş durumda. “imparator” Trump utanması gereken eylemleriyle övünen bir tip; hırsının sınırsız olduğunu düşündüren emareler bol. Onun hak hukuk bilmez, kural tanımaz, dünyayı umursamaz başkanı ise; çağdaş değerleri hiçe sayan tehlikeli bir yaklaşımla dünyayı işin içinden çıkılmaz bir karmaşa ortamına doğru sürüklemektedir. Ancak Maduro “korsan”ı da iyi okumak gerekiyor.
VENEZUELADA HALKA EZİYET, İNSANLIK SUÇUDUR
Günlerdir, bütün dünya gibi Türkiye de Venezüella ve Maduro ile yatıp kalkıyor. Değerlendirmeler, yorumlar… Hak hukuk sorgulamaları… “Orayı bırak, buraya bak” çığlıkları… Yılmaz Özdil de Maduro iktidarına yakından bakmayı çok iyi bilen ünlü bir gazeteci (Bakz. Venezuela – Yılmaz Özdil – Sözcü, 6 Ocak 2026). Yazısından öğreniyoruz ki; Maduro aslında otobüs şöförüydü, lise mezunu söyleniyordu ama olmadığı da söyleniyordu, devlete dair herhangi bir konuda liyakat sahibi değildi. 1998 yılında başkan seçilen ve 2013’te yeniden seçimlere hazırlanırken Hugo Chavez’e sormuşlar, “liyakatten bu kadar uzak birinin koskoca devlete başkan olması normal mi ?” Chavez cevap vermiş, “neden olmasın, iktidar halkındır, elitler ve seçkinler istemese de otobüs şöfürü ülkeyi gayet güzel başkan olur” demiş.
Başkanlık imkanlarını sonuna kadar kullanan Maduro, %50,6 oyla seçimleri kazandı. Seçimde şaibe olduğunu, oyların çalındığını elbette herkes biliyordu ama, itirazlar işe yaramadı, çünkü yüksek seçim kurulu ve yüksek yargı, komple Maduro’nun kontrolündeydi. “Ben kazandım” dedi, seçim bitti.
Seçim böyle bitti ama, toplum karpuz gibi ikiye bölündü, protesto gösterileri başladı, halka ateş açıld, polis araçlarıyla insanları ezdiler…. Sonra Maduro tarafından tarihte görülmemiş bir yasa tasarısı hazırlandı, muhalefete kanunen “konuşma yasağı” getirdi. Bununla yetinmedi, başkanlık yetkilerini daha da arttıran, kendisi her konuda tek yetkili yapan yasalar çıkarttı. Korkutarak veya satın alarak, yandaş medya oluşturdu. Bağımsız medyayı komple susturdu. Chavez döneminde dağıtılan gıda kolisine yüklendi, milyonlarca kişiye düzanli olarak gıda kolisi dağıtıyordu, ama, ülke liyakatsiz kadrolar tarafından yönetildiği için, et, un, şeker, pirinç, süt gibi temel gıda maddeleri karaborsaya düştü, ekmek için bile kuyruk vardı… Hırsızlık, gasp, yağma ve soygunda rekor kırılıyordu…. Marketlerde ağır silahlı polisler nöbet tutuyordu, eczane rafları boşaldı, sağlık sistemi çöktü… Maduro memleketin içine etti, halkını mahvetti. Sekiz milyon kişı ülkeden kaçtı. Venezuella nüfusu 28 milyon kişiydi. Suudi Arabistan’nın bile 265 milyar varil petrol rezervi varken, Venezuella ‘nın 300 milyar varıl petrol rezervi var. Varilini şu anki fiyatlarla baktığımızda, Venezuellaz halkının en az Norveçliler kadar refah olması gerekiyor. Nitekim Madura antidemokrat olduğu için Trump Venezuela halkını kurtarmak amacıyla bu girişimde bulunmadı, olayın özü değerli madenler. Diğer taraftan, adına kaçırma, yakalama, baskın vs.ne dersek diyelim, bu olayda örtülü anlaşma veya Maduranın çevresi tarafından ihanete uğraması gibi şüpheler de yok değil.
MADURO VE VENEZÜELLA DERSLERİ
ABD’nin saldırganlığı yanında, Maduro’nun, ABD saldırısını kolaylaştıran “yanlışlarından” da dersler çıkarmak gerekir.
- Hukukun, adaletin, ulusal egemenliğin ve demokrasinin yok sayıldığı bir siyasal düzen, eninde sonunda zayıf düşer ve çöker. 2. Liyakatsiz yöneticiler ve memurlar devleti zayıflatır. 3. ‘Zengini daha zengin, fakiri daha fakir’ yapan düzen sürdürülemez. 4. Devlet kurumlarının, ordunun ve milli savunmanın zayıflaması devletin caydırıcılığını yok eder. 5. Rüşvet, yolsuzluk, kara para, mafya, uyuşturucu kartelleri… toplumu çürütür. 6. Devletin (petrol ve altın gibi zengin) kaynaklarının ulusun yararına değil de iktidarı elinde tutanlara, belirli yandaş gruplara aktarılması, halkın devlete ve devleti yönetenlere güvenini bitirir.
Gerçek şu ki; hukuku, adaleti ayaklar altına alan, ulusun egemenliğini ve demokrasiyi yok eden, liyakatin yerine sadakati koyan, devlet kurumlarını ve orduyu zayıflatan, devlet kaynaklarını eşe dosta, yandaşlara akıtan, zengin kaynaklara rağmen güçlü bir ekonomik düzen kuramayan, toplumu çürüten hastalıklarla kararlılıkla mücadele etmeyen, ulusal birliği sağlayamayan liderler ve hükümetler sadece kendilerini değil, ülkelerini de felaket çukuruna sürüklerler. Venezüella’nın bugün karşı karşıya olduğu da tam olarak budur. “Bütün bunlar olsaydı da Maduro ABD karşıtı olduğu sürece, ABD yine Venezüella’ya saldırır, Maduro’yu indirirdi” denilebilir. Evet, ancak o zaman ABD’nin işi bu kadar kolay olmazdı. Ülkenin iç cephesi daha sağlam/daha güçlü bir Venezüella, ABD’nin işini çok daha zorlaştırabilir ve Venezüella halkı devletine ve liderine sahip çıkardı.
Peki, bizim iç cephe niye bu halde? Niye güçlendirilmesi gerekiyor? Niye zayıf bırakıldı? Niye son dönemlerde toplumdaki kutuplaşma alabildiğine beslendi? Niye toplum kesimleri arasındaki kültürel/etnikçilik/dincilik/mezhepçilik farklılıklar sınır çizgisine dönüştürüldü? Niye rakip siyasi partilere rakip değil düşman muamelesi yapıldı? Niye ateşin sönmeye yüz tuttuğu dönemlerde üzerine benzin döküldü?
Türkiye’nin 5.000 km uzağında bulunan bir ülkenin başına gelen bu sarsıcı olaylar vatandaşlarımızda “Böyle bir zamanda ülke yönetiminin yanında kenetlenmeliyiz” duygusu uyandırır mı ? Gerçekten ülkede bir “milli birlik ve kardeşlik ruhu” oluşturma fikri siyasetçimizi motive edebilir mi?
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.
Bordeaux, Cuma 9 Ocak 2026

YORUMLAR