Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

İnşaat Mühendisleri Odası meslektaşlarının “ tutuksuz” yargılanmasını istiyor

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Nusret Suna, İMO Yönetim Kurulu Üyeleri ve bağlı 26 Şube başkanı yanı sıra Hatay İnşaat Mühendisleri Odası başkanı İnal Büyükaşık’ın da katıldığı basın açıklamasında 6 Şubat depreminden sonra tutuklu yargılanan meslektaşlarının “ tutuksuz” yargılanması istendi. Depremin asıl sorumlularının unutulduğu tüm cezai yaptırımın İnşaat mühendislerine yüklendiğini savunan TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası konuyla ilgili kapsamlı bir bildiri yayınladı.

Hatay İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı İnal Büyükaşık’ın da imzası bulunan basın açıklaması şöyle:

“ 6 Şubat Depremlerinin yaratmış olduğu yıkımda sorumluluğu bulunan herkesin yargı önüne çıkarılması ve bu kişilerden hukuk nezdinde hesap sorulması gerekmektedir.

Yaptığımız açıklamalarımızda, başlayan yargı süreçlerinin seyrine bakıldığında, gerçek kusurluların ortaya çıkarılmasından uzaklaşıldığı, eksik ve hatalı yaklaşımlar içerdiği, Odamızın 03/11/2023 tarihinde yayımladığı Şubat 2023 Depremlerinde Binaları Hasar Görerek Yıkılan Statik Proje Mühendislerinin Yargılanmalarında Esas Alınacak Bilirkişi Raporlarının Teknik Yaklaşımı çalışmasının üniversitelere ait bilirkişi raporlarında dikkate alınmadığı yönündeki tespitlerimizi ve pek çok statik proje müellifi meslektaşımızın tutuklanarak günah keçisi ilan edilmeye çalışıldığı, gerçek sorumluların ise gizlenmeye çalışıldığına dair kaygılarımızı dile getirmiştik.(Şubat 2023 Depremlerinde Binaları Hasar Görerek Yıkılan Statik Proje Mühendislerinin Yargılanmalarında Esas Alınacak Bilirkişi Raporlarının Teknik Yaklaşımı ile İlgili TMMOB İnşaat Mühendisleri Odasının Görüşü)3.

Maalesef soruşturmaların başlamasından beri geçen 16 aylık süre, tespit ve kaygılarımızın haklılığını ortaya koymuştur. 6 Şubat Depremlerinin kendine özgü, olağandışı ve öngörülemez niteliklerine yönelik devam eden bilimsel çalışmalar; yapı, deprem ve yapıldığı dönemde geçerli olan mevzuat ilişkisi ile Odamız başta olmak üzere ilgili tüm tarafların konuya dair bilimsel ve hukuki çalışmaları soruşturma ve kovuşturma aşamalarında dikkate alınmamaktadır. Hukuki ve teknik gerekliliklere uygun olmayan bilirkişi raporları doğrultusunda meslektaşlarımızın hukuksuz şekilde tutuklu yargılanmaları ile adalet sağlanamayacağı gibi kamuoyunda oluşan tepkiler meslektaşlarımıza yönlendirilerek gerçek sorumluların cezalandırılması engellenmekte; bu durum mesleğimizin ve meslektaşlarımızın topyekûn cezalandırılması haline dönüşmektedir.

Ülkemizdeki riskli yapı stokunun varlığının hemen herkes tarafından bilinmesi, biz dahil ilgili tüm kuruluşların önlem alınması gerektiğini dillendirmesi ve bu önlemlerin neler olduğunu söylemesine rağmen 20 yıldır hiçbir eylemde bulunmayan, imar aflarıyla risk üzerine risk yaratan, yapıların nihai denetimini yapan yöneticiler ve karar alıcılar aklanıyor. Deprem nedeniyle yıkılan binada can kaybı oluşmuşsa ne zaman, hangi koşullarda, hangi mevzuata göre proje hazırladığı, kontrol ettiği, uyguladığı önemli olmaksızın mühendisler tutuklu yargılanıyor. Sadece yapıda sonradan projeye aykırı şekilde kolon kesme, duvar yıkma gibi değişikliklerin yapıldığının ispatı halinde tahliye ediliyorlar.

Oysa ki proje müellifi mühendisin görevi proje tarihindeki mevzuata uygun proje hazırlamak, uygulamacı ve denetçi mühendislerin görevi ise projeye uygun imalat ve denetim yapmaktır. Mühendislerin imar planlarını değiştirme, deprem haritalarını güncelleme, yapılara kullanma izni verme yetkileri bulunmamaktadır.

Ayrıca belirtmek gerekir ki deprem yargılamalarında binanın inşa edildiği tarihte mühendisin yaptığı proje kusurlu bulunsa dahi kusurlu olduğu hususların yıkımda ne şekilde ve ne derecede etken olduğunun ortaya çıkarılması, adil yargılanma hakkının gereğidir.

Yıkılan binaların hangi sebepten yıkıldığı net olarak ortaya konulmadan, yıkım sebepleri ve sorumluluk zinciri tespit edilmeden, bazı eksiklikler nedeni ile bilirkişi raporlarında yıkımda kusurlu olarak gösterilen tasarım, yapım ve denetimden sorumlu meslektaşlarımız halen cezaevlerinde tutuklu bulunmaktadır.

Görülen odur ki yıkılan ve hasar gören on binlerce yapının sorumlulukları meslektaşlarımızın omuzlarına yüklenmeye çalışılmaktadır. İmar afları, planlamalar, zemin seçimleri, denetimsizlik, vb. sistemsel zafiyet ve sorunlar göz ardı edilip, siyasi ve idari kararlar yok sayılıp, sadece meslektaşlarımızın kovuşturmaya tabi tutulmaları, adaleti sağlamaktan ziyade yeni adaletsizliklere yol açmaktadır.

Oysa ki Adalet; suç işleyenin cezalandırılmasını, suçla ilgili olmayan kişilerin ise, haksız isnatlardan, toplum nezdindeki itibarlarının zedelenmesinden korumasını gerektirir.

Bu nedenle de ceza hukukunun temel ilkelerinden birisi de suçluluğu mahkeme kararı ile sabit oluncaya kadar bir kimsenin suçlu sayılamayacağını ifade eden masumiyet karinesidir. Bu karine adil yargılanma hakkının da temelidir.

Ancak yaşanan bu süreçte masumiyet karinesi meslektaşlarımız açısından, suçsuz olmadığı hükmen sabit oluncaya kadar suçlu sayılacaktır şeklinde tersine çevrilmiş gözükmektedir. Yaşanan süreçte tutuklamalar bir tedbir olmaktan çıkmış öne alınmış ceza gibi uygulanmaya başlanmıştır. Meslektaşlarımız ise kendilerine yöneltilmiş suç isnadı nedeniyle zan altında kalmakta, toplum nezdinde itibarları zedelenmekte, tutukluluk durumları nedeni ile çalışamaz hale geldiklerinden aynı zamanda büyük bir ekonomik yıkımla da karşı karşıya bırakılmaktadırlar.

Öyle ki 1999 Depremi sonrası açılan tazminat davalarında Yargıtay, sorumluların kusurlarını değerlendirirken depremin şiddetinin kaçınılmaz olarak hasar meydana getirdiği, bu nedenle sorumluların kusur oranlarında indirim yapılması gerektiğini kabul etmiş ve bu kabul yerleşik içtihat haline gelmiştir.

6 Şubat’ta öngörülemez ve beklenmedik şekilde art arda 7,7 ve 7,6 büyüklüğünde 2 yıkıcı deprem meydana gelmiş ve sonrasında ise binlerce artçı deprem yıkımları artırmıştır. Oluşum şekli, faydaki kırığın ilerlemesi ve neden olduğu şiddet açısından öngörülememiş 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Depremleriyle ilgili bilimsel çalışmalar devam etmektedir ve edinilen tecrübeler ışığında deprem yönetmeliğinde değişiklik yapılması da olağandır, olması gerekendir.

Türkiye’de yapılar, mevcut ve önceki mevzuata göre öngörülen, tasarım depremi dikkate alınarak projelendirilmekte ve inşa edilmektedir. Yine aynı mevzuata göre konut binaları için “depreme dayanıklı yapı” tanımı yapının hasar almaması değil, can kaybına yol açacak şekilde yıkılmamasını ifade etmektedir.

Bu durumda, ilk depremde mevzuata uygun şekilde projesini hazırladığı bina can kaybı oluşturacak şekilde yıkılmamış olan mühendisin artık sonradan oluşacak kayıplardan sorumlu tutulması mümkün değildir. Hatta ilk deprem nedeniyle yıkımda dahi öngörülenden çok daha büyük olan depremin kusur tespitinde dikkate alınması mutlak bir zorunluluktur.

Bununla birlikte, yıkılmış bir binadan alınan beton karot numunelerinden elde edilecek basınç dayanımı değerlerinin, o binada kullanılan betonun ilk baştaki basınç dayanım değerini yansıtmayacağı bilinmelidir. (“Depremde Yıkılmış Betonarme Bir Binadan Beton Karot Numunesi Alınır mı?” başlıklı makale)4.

Tüm bu hususlar meslektaşlarımız ve vekillerince yargılamalarda belirtilmesine, Odamızın 28/11/2023 tarihinde yayımladığı Şubat 2023 Depremlerinde Binaları Hasar Görerek Yıkılan Statik Proje Mühendislerinin Yargılanmalarında Esas Alınacak Bilirkişi Raporlarının Teknik Yaklaşımı çalışmasında detaylarıyla ifade etmemize rağmen meslektaşlarımız tutuklu yargılanmaya devam etmektedir. (“Şubat 2023 Depremlerinde Binaların Ağır Hasar ve Yıkımlarında Tasarım, Yapım ve Denetim Hataları Yanında Depremlerin Büyüklüğünden ve Yönetmeliklerden Kaynaklanan Sorunlara İlişkin Bir İrdeleme: Antakya Örneği” başlıklı makale)5.

Tutuklu yargılanan meslektaşlarımızın savunma hakları da ağır şekilde ihlal edilmektedir. Yaptıkları işi en iyi bilen kişiler olarak “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinden faydalanamazken ve masumiyetlerini ispatlamak külfetiyle yükümlü kılınırlarken, kendilerini savunmak için gerekli olan araştırma, inceleme, analiz imkanlarından tutuklu oldukları için büyük oranda yoksun kalmaktadırlar.

Bu aşamada bazı hukuki değerlendirmelerin yapılması da zaruri görülmektedir.

CMK 100uyarınca tutuklama kararı verilebilmesi için;

1. Kuvvetli Suç Şüphesi: Tutuklama kararı verilebilmesi için ilk şart, şüpheli veya sanık hakkında “Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin” bulunmasıdır. Kuvvetli suç şüphesi, şüpheli veya sanığın suçu işlediğine dair yüksek bir ihtimal bulunmasıdır.

2. Tutuklama Nedeni: Tutuklama kararı verilebilmesi için kuvvetli suç şüphesi mevcut olsa bile, ayrıca bir “tutuklama nedeni” de bulunmalıdır. Tek başına kuvvetli suç şüphesi tutuklama kararı için yeterli değildir. (CMK m.100/1).

Bu kapsamda CMK 100 kapsamında aranan “tutuklama nedeni” şüpheli veya sanığın “kaçması veya kaçması şüphesini uyandıracak somut olguların varlığı” ve/veya şüpheli veya sanığın “delillerin karartılacağı” konusunda kuvvetli şüphe halinin varlığı gerekmektedir.

Sadece katalog suçlar bakımından, kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde bir tutuklama nedeninin de mevcut olduğu kabul edilir. Burada ayrıca sanığın kaçma ve/veya delilleri karartma şüphesi olduğu katalog suç olması sebebiyle kanunen varsayılmaktadır.

Meslektaşlarımızın yargılandığı taksirli suçlar ise CMK uyarınca katalog suç kapsamında değildir.

Tutuksuz yargılanma bir haktır. Hukukumuzda ve evrensel hukukta tutuklama ve tutukluluğun devamı kararları koruma tedbiridir. Koruma tedbiri olması sebebiyle geçici olma, kanuna dayanma, orantılı olma, araç olma, hâkim kararına dayanma, suç şüphesinin belli bir yoğunlukta olması ve ceza muhakemesinin amacını gerçekleştirmeye matuf olma özellikleri aranmaktadır. Diğer taraftan kanunda yazılı tutuklama sebepleri bulunsa dahi hâkim mutlak bir biçimde tutuklama kararı vermeye mecbur değildir. Hâkim, kişinin tutuklanmasının gerçekten zorunlu olup olmadığını her aşamada araştırmakla yükümlüdür.

Diğer taraftan CMK m.101/2 md. tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda; kuvvetli suç şüphesini, tutuklama nedenlerinin varlığını ve tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu gösteren delillerin somut olgularla gerekçelendirilmesi emredici kural olarak kabul edilmiştir.

AYM ve AİHM kararlarında da tutukluluğun geçici bir koruma tedbiri olduğu, infaza dönüşmemesi gerektiği ve en son başvurulması gereken adli kontrol tedbiri olması gerektiği sıklıkla vurgulanmıştır.Tutuklama en son tedbirdir. Tutuklama, bir ceza veya cezanın infazı aracı değildir. Tutuklama nedenleri ortadan kalkınca tutuklama tedbirine de son verilmelidir. AİHM ve Anayasa Mahkemesi, yargılamanın başında var olan tutuklama nedenlerinin daha sonraki aşamalarda devam edip etmediğinin daha sıkı bir değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğini kabul etmektedir. Yargılamaya konu deliller toplanmış ve sanığın delillere etki etmesinin mümkün olmadığı hallerde tutuklama nedenleri de ortadan kalkmıştır.

CMK 109. maddedeki adli kontrol müessesesinin tutuklamaya göre öncelikle uygulanması gerekir. AİHM de içtihatlarında, tutuklamanın en son önlem olarak uygulanması gerektiğinden bahsetmekte; başka bir önlemle tutuklamadan sağlanan yarar sağlanabilecekse, tutuklama yoluna gidilmemesi gerektiğini vurgulanmaktadır

Halihazırdaki deprem yargılamalarında, yargılamaya dayanak olacak belgelerin çok büyük çoğunluğunun kamu kurumlarında bulunmasına, yıkılan binalardan numuneler alınmasına, toplanacak delil kalmamış, dolayısıyla tutuklu meslektaşlarımızın delil karartma ihtimali kalmamış olmasına rağmen tutukluluk durumlarının devam ettirildiği görülmektedir. Davalarda kaçma şüphesi gerekçelendirilmeden tutukluluk devam kararları verilmektedir. Kaçma şüphesinin varlığının kabulü halinde dahi katalog suçlardan olmayan, delil karartma ihtimali bulunmayan hallerde başka bir adli kontrol yöntemiyle duruşmalara devamları sağlanabilecekken ısrarla tutukluluk devam kararları verilmektedir.

Adalet mutlaka bir suçlu bularak değil, suçun sorumlularını ortaya çıkarıp kanunlara göre yargılayarak cezalandırmakla olabilir. Geç gelen adalet de adalet değildir. Tek suçlu ilan edilip yargılamalar boyunca tutuklu bırakılan meslektaşlarımız beraat ettiklerinde adalet tecelli etmiş olmayacaktır.

Ülkemizdeki yapı üretim anlayışı; halkın can ve mal güvenliğini yadsıyarak sadece kar odaklı bakan, mesleğimizi ve meslektaşımızı itibarsızlaştıran, mühendislik hizmetlerini yasal prosedürü tamamlamak amacıyla imzacılığa indirgeyen ve kuralsızlığın kural olduğu bir hale dönüşmüştür. Biliyoruz ki yargılama süreçlerinde merkezi idare ve yerel yönetimlerin sorumluluğu, işlevi görmezden gelinip, kentleşme ve imar politikalarındaki hatalı kararlarının kusur olarak ortaya konulup, esas sorumlular, yani karar alıcılar yargılanmadan ülkemiz enkaz altında kalmaya devam edecektir. Meslektaşlarımızın merkezi idare ve yerel yönetimlerin kusurları önünde bir perde olmalarından başka amacı olmadığını düşündüğümüz tutuklu yargılamalardan vazgeçilmesi gereklidir.

Bir kez daha 6 Şubat depremlerinin yıkımının sorumluluğunu meslektaşlarımızın üzerine yıkıp gerçek sorumluların gizlenmesi çabalarına en yüksek sesle itiraz ediyor, gerçek ve adil bir yargılama ile meslektaşlarımızın (gerekmesi halinde başkaca adli kontrol tedbirleri uygulanarak) tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilmelerini talep ediyoruz.” – Sinan Seyfittinoğlu-