Yıllar önceydi, İstanbul’da o zamanki AKM’de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de izlediği çok kapsamlı bir gösteri sahnelenmişti. Hatırladığım kadarıyla opera, Klasik Batı Müziği örneklerinin yanı sıra Orhan Gencebay, Neşet Ertaş gibi arabesk ve Türk Halk Müziği’nin önemli sanatçıları sahne almışlar; folklor gösterileri, bale, modern dans gösterileri izlenmişti. İstanbul Devlet Opera ve Balesinin Müdürü Yekta Kara Hanımefendi’yle […]
Yıllar önceydi, İstanbul’da o zamanki AKM’de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de izlediği çok kapsamlı bir gösteri sahnelenmişti. Hatırladığım kadarıyla opera, Klasik Batı Müziği örneklerinin yanı sıra Orhan Gencebay, Neşet Ertaş gibi arabesk ve Türk Halk Müziği’nin önemli sanatçıları sahne almışlar; folklor gösterileri, bale, modern dans gösterileri izlenmişti.
İstanbul Devlet Opera ve Balesinin Müdürü Yekta Kara Hanımefendi’yle bu gösteri hakkında bir röportaj yapılmıştı. Yekta Hanım, çok çarpıcı bir tespit yapmış; “Şunu anladık, Mozart’ı da dinleyebiliyoruz, Neşet Ertaş’ı, Orhan Gencebay’ı da…Vals de yapabiliyoruz, halay da çekiyoruz” demişti.
Okuduğum zaman çok etkilenmiştim. Üzerinde düşününce bana hak vereceğinizi sanıyorum. Kulağımıza çok yabancı gelen müzik türlerini dinleyebilmemiz, zevk alabilmemiz ne büyük zenginlik, kılıç çekip üzerimize yürümeyen herkesle dost olabilmek gibi diye düşünmüştüm. Şimdilerde Türkçemiz birbirine benzemeye başladı. Bizim çocukluğumuzda 30-40 kilometre öteye gittiniz mi konuşulan Türkçeyi bile çok anlayamazdınız ama hepimiz aynı ülkenin vatandaşlarıydık. Burada halay çekilirken 100 km ötede horon tepiliyor, az ötede bozlak söylenirken biraz daha uzakta dengbejler feryat ederek hikayeler anlatıyordu.
Neyse ki ve çok şükür, hâlâ öyle.
Önceki gün Hristiyan bir dostuma uğradım. Sohbet ederken deprem sonrası Hristiyan hemşehrilerimizin sayılarının çok azaldığından söz etti. Onu dinlerken fakirleştiğimizi, renksizleştiğimizi hissettim. Artık paskalya çörekleri, ekmekleri pişmeyecek mi diye düşünerek üzüldüm. Ne yani bir süre sonra Antakya’da Corc, Hanna, jako, Dianna olmayacak mıydı? Kilisenin desteği yetmeyebilir, Antakyalı Hristiyanların Antakya’ya dönüşü için belki devletin bir pozitif ayrım yapması düşünülebilir. Çünkü biz hep birlikte Antakya’yız. O hep bahsedilen Antakya kültürü Abdullah’sız, Mustafa’sız, Selman’sız olmaz ama Corc’suz, Azur’suz hiç olmaz.
Aklıma bazen çok iddialı tespitler geliyor. Bir tanesini sizlerle paylaşayım. Konuyla da doğrudan ilgili zaten. Tespitim şu.
Türkiye’de ırkçılık yapılamaz. Avrupa’da ve hatta biz ona batı diyelim, batıdaki gibi bir ırkçılık Türkiye’de yapılmamıştır, yapılamaz. Batıda en kolay örnek olduğu için oradan devam edelim. 1940 larda Almanya’da kafatası ölçümleri bile yapılmıştı. ‘’Ya arkadaş ben de Alman’ım, yanlış ölçüyorsun, ya da küçükken protein az aldım onun için kemik yapım böyle, vallahi safkan Alman’ım ben desen ne fayda. Kafan kumpasa uymadı mı yandın gittin. Kısacası Batı ırkçılığı dört dörtlük ırkçılıktır. Oralarda kendini Alman hisseden herkes Almandır filan olmaz. ‘Vallahi billahi vatandaşlık bağıyla bağlıyım’ filan desen de olmaz. Katıksız Alman olacaksın kardeşim. Bizde böyle değil. Uygulamada elbette tartışılacak çok şey var ama altını çiziyorum, bizde böyle değil böyle de olmadı hiçbir zaman.
Irkçılık konusundaki tespitimi okumaya, düşünmeye, araştırmaya hevesli birinin mütevazı sorusu olarak kabul etmenizi isterim. Bilimsel olduğu iddiasında da değilim. Keşke bilimsel olsaydı. Hiç değilse, eğer yanlışsa yanlışlığı bilimsel olarak kanıtlanabilirdi.
NOT: Bitecek diye üzüldüğüm şeylerden biri de Türk Sanat Müziği’dir. Yeni şarkılar pek üretilmiyor. Bu zenginliğimizi de kaybetmek istemeyiz sanırım. Türk Halk Müziği biraz form değiştirerek kendini korudu gençlerle bağ kurdu, bir zamanlar Türk Hafif Müziği diye adlandırılan müzik de yoluna devam ediyor ama Türk Sanat Müziği sanıyorum artık zor nefes alıyor. ‘’İyimserim’’ Emel Sayın’ın çok güzel söylediği bir şarkıdır. Dinlemenizi öneririm.