Ortadoğu’da taşlar bir kez daha yerinden oynuyor. Ancak bu defa mesele sadece bir cephe, bir sınır ya da bir örgüt değil. Bütün hat boyunca, yani Körfez’den Akdeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada yeni bir kırılma hattı oluşuyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Kuveyt’e deniz piyadeleri sevk etmesi sıradan bir askeri rotasyon olarak okunamaz. Bu hamle, olası bir İran kara operasyonunun altyapısını hazırlayan stratejik bir yerleşimdir. Washington sahaya doğrudan inmeden önce pozisyon alıyor; üstelik bu pozisyon, Irak ve Suriye hattını da doğrudan etkileyecek bir derinlikte.
Eş zamanlı olarak İsrail’in attığı adımlar daha da dikkat çekici. 450 bin yedek askerin silah altına alınması, İsrail tarihinde nadir görülen bir mobilizasyon. Bu bir “sınır güvenliği” refleksi değil; bu, topyekûn bir hazırlık. Üstelik hedefin artık yalnızca Güney Lübnan olmadığı, Lübnan’ın tamamına yönelik bir askeri planlamanın devrede olduğu açık.
Bu iki gelişme birbirinden bağımsız değil. Aksine, aynı senaryonun farklı sahneleri.
Kuveyt’ten İran’a yöneltilecek bir baskı, Irak’taki dengeleri anında hareketlendirecektir. İran’a yakın Haşdi Şabi unsurlarının bu tabloda Suriye sahasına kayması sürpriz olmayacaktır. Çünkü aynı anda Suriye’ye de yeni bir rol biçiliyor. Şam yönetimi üzerinde Hizbullah’a müdahale etmesi yönünde kurulan baskı, Suriye-Lübnan sınırındaki askeri yığınağı anlamlı kılıyor.
Bu tabloyu yalnızca askeri hareketlilik olarak okumak eksik olur. Bu aynı zamanda sosyolojik bir kırılmanın da habercisi.
Çünkü sahaya sürülen her yeni aktör, beraberinde mezhebi kimlikleri daha görünür hale getiriyor. İran’ın “Şii” kimliği üzerinden hedefe konulması, karşı blokta benzer bir konsolidasyonu tetikliyor. Körfez ülkelerinin bu süreci kendi iç kamuoylarını toparlamak için yine mezhep eksenli bir dil üzerinden yönetmesi kuvvetle muhtemel.
Bu da demektir ki önümüzdeki süreçte savaş sadece cephede değil, toplumların içinde de yaşanacak.
Böyle dönemlerin değişmeyen bir gerçeği vardır: Belirsizlik arttıkça suikastlar artar, vekil aktörler çoğalır, sahaya yeni ve kontrolsüz unsurlar girer. 2026’nın sonuna geldiğimizde bugün bildiğimiz aktörlerin yerini çok daha karmaşık, çok daha sert yapılar alabilir.
Ve belki de en kritik başlık şu: Bu savaşın ekonomik ve ticari rekabet boyutu.
Körfez’de sessiz bir yarış var. Suudi Arabistan’ın, Dubai’nin cazibesinin zayıflamasından rahatsız olmadığı, aksine oluşacak boşluğu doldurma arayışında olduğu artık daha yüksek sesle konuşuluyor. Bu da gösteriyor ki bazı aktörler, İran’a karşı yürütülen bu süreci sadece güvenlik değil, ekonomik yeniden konumlanma fırsatı olarak da görüyor.
Daha açık söyleyelim: Aynı blokta görünen bazı ülkeler, aslında birbirlerinin zeminini boşaltma yarışında.
Bütün bu gelişmeler ışığında, Suriye’de, Irak’ta ve Doğu Akdeniz’de mevcut dengelerin korunacağını düşünmek gerçekçi değildir. Yeni bir dönem başlıyor ve bu dönemin en belirgin özelliği, kırılmaların zincirleme ilerleyecek olmasıdır.
Türkiye açısından meseleye hamasetle yaklaşma lüksü yok. Asıl ihtiyaç, soğukkanlı bir akıl ve doğru okuma becerisi.
Hangi çatlak bize yönelir, hangisi yönelmez?
Hangisi tehdittir, hangisi fırsat?
İşte asıl soru bu.
Bugün Fransa’nın attığı adımlara bu gözle bakmak gerekiyor. Paris yönetimi, bir asır önce kaybettiği coğrafyaya yeniden tutunmanın yollarını arıyor. Bu bir refleks değil, uzun vadeli bir stratejidir. Üstelik bunu yaparken krizleri fırsata çevirme konusunda oldukça pragmatik davranıyor.
Türkiye’nin ise farklı bir avantajı var. Bu coğrafyada tarihsel hafızası olan, yerel halklarla temas kurabilen ve askeri gücün ötesinde “yumuşak güç” kapasitesine sahip nadir ülkelerden biri.
Eğer doğru kullanılırsa, bu avantaj; maliyeti düşük, etkisi yüksek bir etki alanı oluşturabilir.
Ama bunun için önce şunu kabul etmek gerekir:
Bu coğrafyada artık hiçbir şey eskisi gibi kalmayacak.
Kaos büyüyor.
Ama mesele kaosu görmek değil, kaosun içindeki düzeni kurabilmek.
Ve biz, o düzenin nasıl kurulacağını konuşmaya devam edeceğiz.