Yıkıcılık sanki insanın özelliği gibi duruyor. İktidar ve güçten pay almak uğruna insan kendisine ihanet ederek şiddete dayalı bir yıkıcılık içinde ölümcül edimlerini gerçekleştiriyor. İktidar ve para-mülk edinme hırsı insanlığı tehdit ediyor. İktidara aç insanlar yıkıcılığı göze alıyorlar. Bu nedenle insan olmanın anlamını sorgulamak, bir insan olarak ne ifade ettiğimiz üzerinde tefekkür etmek ve duygudaşlığımızı sorgulamak gerekiyor.
ȘEFKAT, SEVGİ VE MERHAMET’TEN UZAKLAȘIYORUZ
Kuşkusuz toplumsal bir varlık olarak bedensel ve ruhsal gelişimimiz için diğer insanlara ihtiyaç duyarız. Ancak kendi yetersizlik duygumuz bizi iktidarla özdeşleşmeye götürür ve empati yapma yeteneğimizin kaybolmasına yol açar. Amacımız iktidara ortak olmak, itaat ettirmek, hırslarımızı doyurmak olunca temel ihtiyacımız olan şefkat, sevgi ve merhamet bizden uzaklaşır. İçimizden koparılan bu duygular güç ve maddi edinim savaşlarında yıkıcı bir öfkeye ve parçalanmaya yol açmakta.
Kişi kurum ve organizasyonlar içinde otorite sembolleriyle özdeşleşirken, bir yandan kutsallaştırılmakta olan otoriteye boyun eğmeye hazırken, diğer yandan sınırlanamaz bir öfkeyle kimliğini bulur. Güç yozlaşması ve gücün tekelleşmesi birçok sapmayı doğurur; “Reisimiz ne yapar ne eder şapkadan tavşan çıkarır, iktidarda kalır” inancıyla hareket ederek sorumluluğu üst sistemlere devreder ve kendine yabancılaşır.
Yabancılaşmış insan kendini anlamlandıran özünden, vicdan ve merhametten koparak insan olmanın zeminini kaybeder ve güce dayalı bir toplumsal sistemin sürekliliğini sağlayan bir araç haline gelir. Artık acı çeken diğer insanlarla empati kurmanın imkânı kalmaz.
SİLİVRİ’DE ”IȘIKLI BOT“ YASAĞI; “AFFET BENİ ZEYNO’M”
Geçen hafta, CHP’li belediyelere yönelik soruşturmalar kapsamında Ağustos 2025’te tutuklanan Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney, Silivri’de bulunduğu cezaevinde 9 yaşındaki kızı Zeynep ile yaptığı açık görüşte yaşanan bir olayı sosyal medya hesabından paylaştı.
Güney’in yürekleri sızlatan paylaşımı şöyle:
“Bugün açık görüş günüydü… Aileme doyasıya sarılacağım, koklayacağım diye neşeyle çıktım koğuştan… Ve bir anda 9 yaşındaki kızımı, Zeyno’mu iki gözü iki çeşme gördüm, anlamadım önce sebebini… Meğer yeni ışıklı botlar almış, babama açık görüşte göstereceğim diye büyük hevesle giymiş, mutlulukla çıkmış evden. Sonra yasak demişler girişte, çıkarttırmışlar zorla ışıklı botlarını, bir çift terlik vermişler. Kırılmış hevesi Zeyno’mun, ağlatmışlar kızımı…”
Ardından yaşananlara karşı duyduğu çaresizliği ve mahcubiyeti şu sözlerle dile getirdi: “Affet kızım… Bu karanın da karası düzen adına, vicdan ve merhametten yoksun kurallar adına senden özür dilerim, affet beni Zeyno’m… Döktüğün göz yaşı için, yaşatılan zulüm için affet bizi kızım…”
İnan Güney, paylaşımını, “En çok çocukları üzdü yetişkinler, affedin bizi çocuklar… Ama hiç merak etmeyin, çocukların masumiyetinin beyazlığı, her türlü zulmün karasından üstündür. Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göreceğiz. Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süreceğiz!” sözleriyle tamamladı.
“İNSAN” KİMLİĞİ ALTINDA KAYNAȘMANIN HERKESE ZOR GELDİĞ TUHAF BİR DÖNEM
Evet, tabii ki çok duygusal – ben de izlerken gözlerim doldu – bir öykü yaşanan olay, Zeyneb’in hikayesi. Burada katı kuralcılığı, insani değerleri ve duyguları kapsamadan, onları hiç kaale almadan, yani siha/beyaz anlayışına sahip bir düzenin uygulamaları. Artık sözün bittiği yer diyoruz her alanda. Hangı kural vicdandan daha üstün olabilir ki. Vicdan daima kurallardan/kanunlardan üstündür. Bu nedenle kişi her türlü çıkara ve güce direnerek kendi olmaya ve itaati ret ederek kendi kalmaya geyret etmelidir. Vicdan hiçbir anlaşmada ipotek olarak ortaya konulamaz. Tek bir kararla her şeyi kapsayamaz ve hiçbir gerekçeyle bir süreliğine devreden çıkarılamaz. “İnadına” diyerek otomatiğe bağlanamaz. Vicdan, her bir olayın yürek süzgecinden geçirilmesini, empati yapılmasını, (çocukların ağlatılıp) insanların zarar görme riskinin en aza indirilmesini zorunlu kılan sürekli bir ahlaki pusuladır. Vicdan partili olamaz, siyasi davranamaz, taraftarlığı kabul edemez, sloganlarla yönlendirilemez. Vicdan asla tek bir millete, dine, ideolojiye, siyasete ait olamaz. Vicdan tek kişiliktir, içimizde, yüreğimizde, ruhumuzda olması gereken bir ahlaki değer ve güçtür. “Dışımızda” ne değişiklikler olursa olsun (içinde yaşadığımız zaman, toplum, siyasi ve hukuki şartlar vs.) vicdanımızı temiz ve güçlü tutmak gibi bir görevimiz vardır. Bunu yap(a)madığımız ve vicdanımızı terk ettiğimiz ölçüde, yalnızca başkalarının yaptığı zulme karşı duyarsızlaşmakla kalmayız, kendimiz de giderek daha sık zulme başvurmaya başlarız.
- yüzyılda İran’da yetişmiş en önemli şairlerden Füruğ Ferruhzad’ın söylediği gibi; “Ben yüreğini yitirmiş bu zamandan korkuyorum..” Birbirimizi ne hâle koyduk. Ne sokaklardan geçirdik… Kayboluyoruz ey muhabbet ehli! Sen kaybediyorsun. Sonu nereye varacak diye yola çıkarsan, korkuyu kucaklarsan, sevdiklerine iki kelâm edemezsin. Anla artık! Arayış bitmez. Hakikat de bizimle birlikte yol alır. Hakikatin sesine kulak verebilmek için, o sesi işitip anlayabilmek için, içimize dönmeli, kendimizle yol almalıyız.
İnsan olmanın, “insan” kimliği altında birleşip kaynaşmanın herkese zor geldiği tuhaf bir dönemden geçiyoruz. Kimileri kişiliklerini ve değerlerini beklentileriyle çıkarı için yitiriyor. İnsanı niteleme, anlatma çabaları boşa gidiyor. İnsanlık, bir değerler kaynağı ve soyluluk dayanağı olarak sözde kalıyor. Sanat yok, kültür yok, akıl-bilim, felsefe yok. Ülkede düzeni değişti, insanların insanlara yaptığı gaddarlık ve zulüm azalmadı, arttı, yöntem değiştirdi. “Yeni Türkiye” düzen, önce erdemi yok etti, sonra mertliği. Vicdanlıların sayısı giderek azaldı, yargıyı sopa olarak kendi çıkarları için kullanıyor, adaleti yok ettiler. Hukuksuzluk iliklerimize kadar işledi…. Bizim için yok olmasını, bir an önce geçip gitmesini istediğimiz anlamı olmayan ‘Yeni’ düzen zamanları yaşıyoruz.
KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLAȘMASI
Kötülük, çoklukla bir kayıtsızlık haliyle başlar. Kişisel konforunu koruma uğruna, tanık olduğu kötülükler karşısında kayıtsız kalan insanlar, kötülüğün yayılmasına ve direncin zayıflamasına neden olur. Kötülüğün bu en ilkel biçimi, ona pasif bir şekilde katılım anlamına gelir. Çoğunluğun tepkisiz kaldığı bu durum, kötülüğün önündeki en büyük engel olan direncin zamanla ortadan kalkmasına neden olur.
Pasif katılım belli bir hacme ulaştığında, kötülük kolektif bir nitelik kazanır. Artık bu, “herkes yapıyor” düşüncesiyle meşrulaştırılan aktif bir kötülük biçimidir. İnsanlar, yalnızca kendilerine verilen görevleri yerine getirdiklerini söyleyerek kendilerini “masum” olarak görürler. Hiçbir şeyi sorgulamadan otoriteye ya da yaygın olana itaat ederek kötülüğe dahil olurlar.
Rum asıllı, Türk vatandaşı ve dünyanın felsefe adına ne kadar kurumu, kuruluşu varsa başkanlığı ya da onursal üyeliğini yapan bir bilim kadını İoanna Kuçuradi’nin, çok sayıda kitabı, tezleri ve konuşmaları arasında dolaşırsak bugüne dair ondan duyacaklarımız, maalesef tam da bugünkü esaretimizi anlatır :
“İnsan iyi ya da kötü olarak değil bilinçli ya da bilinçsiz olarak yaşar. Çünkü kötülük niyetten değil daha çok farkındalıktan doğar. İnsanlar genelde doğru ile yanlış arasında yaşadığını zannederler. Oysa çoğu zaman yaşadığımız şey kolay ile sorumlu arasındaki tercihtir. Kolay olan uyumdur, susmaktır, çoğunluğa benzemektir. Başkasİnın yerine düşünmemektir. İnsan düşünmeyi başkasına braktığı anda etik olmaktan çıkar. İşlevsel olmaya başlar. Ve işlevsel insan tehlikelidir. Çünkü artık sormaz. Sadece ugular.”
Sadece biz değil, dünya (yeniden) böyle bir dönem yaşıyor. Kalabalıklar susmayı, düşünmemeyi seçiyor. İoanna Kuçuradi bunu “bir tercih” diye yorumluyor.
Doğru !
Bir çağın çöküşü her zaman gürültüyle gelmez ki, bazen hakikate gösterilen kayıtsızlığın sessizliği bütün surlardan daha yüksek bir yankı yaratır. Biz tam da o sessizliğin içinde yoksun bir gürültü çağında yürümeye çalışıyoruz. “Yeni Türkiye düzeni” sözü, çoğu zaman siyasal bir terminoloji olarak anılır, oysa gerçekte insan vicdanının eşiğini tarif eder. Bir dönemin iç sesini yitirdiği o kırılma noktasını.
KOCA ÜLKE NEDEN DEBELENİYOR ?
Bunun bir nedeni yeni olanı taşıyan kesimin kategorik olarak ‘liyakat zaafı’ çektiği varsayımının yaygınlığıdır. Modernlik genelde dindarların rasyonalitenin gerekleri karşısında aciz kaldıkları kabulünü üretti. Pozitivizmin zihinleri ele geçirdiği Türkiye’de bu kabul latent bir oryantalizmin de zemini oldu. Sonuçta ‘Yeni’ olanın İslami kesim tarafından gerçekleştirilebilme ihtimali, hafsalaya sığmayacak bir anakronizm olarak algılandı. Muhafazakâr temsilciler kravat takıp, AVM ve şekilsiz gökdelen dikmeyi becerdiler ama hukuk bilincine, demokrasi kültür ve geleneğine sahip olmadıklarından çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir demokrasiyi inşa etme erdemini gösteremediler.
Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük aydınlardan, Paris / Fransa doğumlu, yıllarca önce uluslararası bir kongrede tanışma şansına sahip olduğum, pandemi sürecinde 95 yaşında aramızdan ayrılan, “Hocaların Hocası” Prof. Dr. Doğan Kuban şöyle buyurur:
“Düşünme insan işidir, fakat her insan düşünmez. Akıl, ayırt etme, düşünme, bilinç, bellek. İnsanoğlunun eşsiz ve yapısını yeni öğrenmeye başladığımız, beyin denen mücevher biyolojik bilgisayarının olanak verdiği yetenekler. Düşünme insanın en büyük yeteneği; ama bilgiyle beslenmeden sadece hayvanlara egemen olmaya yarar.
Koca ülke neden debeleniyor? Çünkü yaşam düşünce odaklı değil, nesne odaklı. Onu bu hale getiren toplumsal cehalet. Türkiye büyük bir yalan ortamında yaşıyor. Buna olanak veren, toplumun cehalet mirasıdır. Bu da kavramsal düşüncenin gelişmemiş olmasından kaynaklanıyor. Düşünenler çoğalmadı ve utanmıyoruz. En çok ölüleri ve cenazeleri, camileri ve AVM’leri, borsaları ve gökdelenleri, yolları ve sarayları ve de otomobilleri düşünüyoruz. Bu tablo bile bir komplo görünümü veriyor. 700 yıllık bir cehalet banyosunun tarihini de yazıyoruz. Çağdaş hiçbir ülke cahil kadrolarla idare edilemez. Bu, miadı dolmuş bir uygulamadır. İyi bir eğitime dayalı uzmanlık, bütün hükümet kadrolarının vazgeçilmez ilkesi olmalıdır. Geleceğin dünyasında yaşamanın vazgeçilemeyecek ilkesi budur. Kazanana ödül vaat eden politik sistem çürümüştür. Öğretim, çağdaş standartlara göre düzenlenmek zorundadır. Bu düzeyin altında kalan ancak yakın geleceğin kölesi ve canlı bombası olabilir.”
Ne dersiniz? Haksız mı?
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.
Bordeaux, Cuma 30 Ocak 2026

YORUMLAR