Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Günay Güner

Kışla

İzmir Bornova’da geçen bir buçuk iki aylık acemilik döneminin ardından usta birliklerimize dağılacağız. Eğitim için çıkarıldığımız tepeden Manisa asfaltı görünüyor. Manisa yolu özgürlük, bahar, sevinç, güzellik… Bir değerli, Bağımsızlık Savaşı kitabını çağrıştırıyor. Halide Edib Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay ve Mehmet Asım Us’un yazdığı, Yunan kıyımının tanıklığından oluşan belgesel kitap İzmir’den Bursa’ya adlı yapıtı… Onlar da buradan yola çıkmışlar.

Sekiz aylık askerlik yapacağımızdan bize yönelik uygulama ayrı; bunu duyumsuyoruz. Bize böyle olan uygulama, uzun dönem askerlere, gece yarısı uyandırılıp, ceza verildiğini, dayak atıldığını görmemize engel değil. Mudahaleye giriştiğimizde aynı uzun dönem çavuşlar bize de yöneliyorlar. Bereket daha ileriye gidemiyorlar. Ziyarete Rıza Dayı, Mustafa Ağabey, Ayla Abla sıklıkla geliyorlar. Hiçbiri yaşamda değiller.

***

Dağıtımda Burdur’a düştüm. Varmam tam düşüşe benziyor. Otobüs terminalinde indiğimde köhne bir kasaba karşıladı. Ahşap barakalar, kasvetli yapılar, toprak yol… Sora sora ilerliyorum. Bir süre sonra bayındır bölge başladı da, terkedilmiş kasaba korkumdan kurtuldum. Burdur Topçu Tugayının nizamiyesindeyim. Sanki daha önce de burada askerlik yapmışım gibi, kimsenin tardım ettiği yok. Acemiliği Bornova’da atmışız. Telaşım, kaygım yok. Yatak yerimi buldum. Çavuş rütbeli üniformam üzerimde, saç traşlı… Yakın olmasam da Bornova’dan bir arkadaş birden üst yanı çıplak ağaca çıktı. Onu son görüşüm. Gerçek miydi, rol mü yapıyordu?.. Hâlâ bilmem.

Tüfeğimi verdiler. Bornova’daki Manisa asfaltının yerini burada Salsa Gölü almış… Çevresi ağaçlık değilse de güzel görünüyor. İki aylık, dövizle askerlik yapanları eğitiyoruz. Çoğu Avrupa’daki işçiler. Her türlüsü var. Birkaç kişi ise Amerika’dan. Çavuş olarak üç dört askeriz. Her gelen iki aylıkla mangalarımız belirleniyor. Her mangada sekiz on gurbetçi. Eğitim dediysek öyle sezdiriliyor ki “Fazla yüklenmeyin,” dercesine. Zaten on dakika eğitim, yarım saat, kırk beş dakila dinlenme. Az sayıda da olsa arada kaynayan ensesi kalın çocukları da var; o zamanlar cep telefonu yok, ankesörden Süleyman Demirel’le konuşuyorlar… Hafta sonları Antalya’dalar…

Dağıttığımız silah M1 tüfekler. Bir gün ayrımına vardım ki bu tüfekleri küçümsüyorlar. Alandayız. Sıralanmışlar. “Bir gün delir ki” dedim. “Bu küçümsediğiniz silaha muhtaç kalırsınız. Geleceğin ne getireceğini bilemezsiniz.” Sanırım eğitimin parçası olarak seslenmelerim etkili oluyordu.

Yemekhanede çalışma, patates, soğan soyma, sebze doğrama nöbeti geliyor. Gece karanlığında götürüyoruz takımı. Mutfağa bir vardık ki yaklaşık elli kişiden otuza yakın kişi kalmış! Karanlıkta arazi. Siz misiniz öyle yapan?.. Ertesi sabah tüm takım eğitim alanını bir uçtan bir uca dört kez süründüler…

Her biri, bir atış olsun yapmalıydı. Atışa gittik. Amerika’dan gelen çocuk eczacı. Türkçeyi çok az biliyor. İngilizce konuşunda gözleri ışıldadı. Gözlüğü şişe dibi dediklerinden. Ondan korkuyorum. Birimizi vurmasın da… Ne görelim en iyi atışları o yapmasın mı… Şaşkınlık içindeyiz. Her iki ayın sonunda hüzünle uğurluyoruz. Eczacı delikanlının Amerika’dan mektubu geldi. Hüseyin hâlâ arar sorar.

Bir gün ordu komutanının denetime geleceği duyuruldu. Yusuf Haznedaroğlu. 12 Eylül’de köyüme bir ay işkence eden general bozuntusu. Pentagon yetiştirmelerinden. Darbede üç insanı işkencede öldürmüş. Doksan iki insana işkence uygulatmış. Faşistin önde gideni. Nasıl öfkeliyim. Mangama bir şey söylerse ne diyeceğimi bilir miyim bilemez miyim?.. Mangamda sorun görmedi de belasız atlattık. Orada beni bulması büyük şanssızlık.

Asker arkadaşlığı köklüdür, derler, doğrudur. Hafta sonları kente çıkmak tek değişikliğimiz. Omlet keyfi. Zaten kentin ekonomisi kışlaya bağlanmış. Gidiş gelişlerde adının Mustafa olduğunu öğrendiğim bir askerle tanıştım. Kendiliğinden dostluk oluştu. Mustafa diğer askerlere benzemiyor. Eğitime, yürüyüşe, kışla dışı yürüyüşlere katılmıyor. Çok rahat. Kimse karışmıyor. İnşaat işlerinde zaman geçiriyor genellikle. Öğrendim ki –yanlış anımsamıyorsam kendi anlattı- Mustafa sevdalı ve sürekli kaçıyor kışladan. Her kaçışında askerlik uzuyor. Bilmem kaçıncı yılındaydı… Üzüldüm. Hem de çok.

“Bu askerlik nasıl biter Mustafa?.. Hiç düşünmez misin?”

“…”

“Bak, beni dinle. Bari bu kez sabret. Sakın yanlışlığı sürdüreyim deme. Belki ilerde iyi halin görüldüğünde süreyi kısaltırlar.”

“…”

“Sevdiğine de ailene de eziyet bu yaptığın. Öyle değil mi?”

“Dayanamıyorum Abi; öyle çok seviyorum ki… Bir an geliyor dünya gözümden siliniyor. Ne görüyor, ne düşünebiliyorum.”

“Seni anlamaya çalışıyorum. Dostumsun. Ötesi var mı? Ne ki bana söz ver, bu kez dediğim gibi yap. Bu işin sonu yok…”

Günler, aylar geçti. Terhis günümüz geldi. Kışladan çıkacağım gün öğrendim ki Mustafa yine kaçmış!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER