Birleşik Arap Emirlikleri, Suriye’ye 50 milyar dolarlık yatırım sözü verdi. Günlerce programlar yapıldı, tanıtımlar hazırlandı, reklam kampanyaları yürütüldü. BAE’den bakanlar, iş insanları ve yönetici ailelere mensup isimler Şam’a giderek yeni dönemin fotoğrafını verdi.
Lazkiye ve Tartus’ta otel yatırımları yapılacağı açıklandı. Bu bölgelerdeki otoyolların onarılacağı, Şam’daki zarar görmüş veya yıllardır bakımsız bırakılmış camilerin restore edileceği duyuruldu. Bununla da yetinilmedi; Türkiye-Suudi Arabistan ortaklığında gündeme gelen Hicaz Demiryolu projesinin BAE ayağına da katkı sunulacağı ilan edildi.
Kâğıt üzerinde bakıldığında ortaya büyük bir ekonomik ve siyasi vizyon çıkıyor.
Ancak ortada ciddi bir soru var.
Geçtiğimiz yıl Suudi Arabistan da benzer organizasyonlar düzenlemiş, Suriye’ye acil olarak 11 milyar dolarlık yatırım sözü vermişti. Fakat aradan geçen zamana rağmen Suriye’ye fiili anlamda giren ciddi bir yatırım hâlâ görülmedi.
Katar ise yaklaşık 17 aydır her ay 10 milyon dolar nakit desteği Suriye’ye aktarıyor. Yeni yönetim büyük ölçüde bu kaynak sayesinde memur maaşlarını ödeyebiliyor. Fakat Doha’nın bu desteğinin de ne kadar süreceği konusunda bölgesel çevrelerde ciddi soru işaretleri konuşuluyor.
Asıl mesele tam da burada başlıyor.
Körfez ülkeleri bugün Suriye yönetimini, Ankara’ya ulaşmanın en kısa yollarından biri olarak görüyor. Görüşmeler yapılıyor, projeler hazırlanıyor, imzalar atılıyor, ortak fotoğraflar veriliyor; fakat uygulama aşamasında aynı kararlılık görülmüyor.
Ortaya çıkan tablo biraz “yapıyormuş gibi yapmak” görüntüsü veriyor.
Çünkü Körfez’in önemli bir kısmı mevcut Suriye yönetimine tam anlamıyla güvenmiyor. Ancak Türkiye ile yakınlaşma arayışında Şam’ı kullanışlı bir geçiş koridoru olarak değerlendiriyor.
Burada şu soruyu sormak gerekiyor:
Türkiye, Suriye’ye yüklediği bu stratejik misyonu neden Irak sahasında aynı şekilde değerlendirmiyor?
Üstelik Irak’ta Türkiye’ye yakın duran, tarihsel ve kültürel bağlarımızın bulunduğu Türkmen nüfus var. Dahası, bölgesel aktörlerin Irak’taki Türkmen yapısına duyduğu güvenin, Suriye’deki mevcut yönetime duyulan güvenden daha yüksek olduğu da açık bir gerçek değil mi?
86 yıl sonra Kerkük’te bir Türkmen’in vali olması önemli bir gelişmedir. Ancak bunu yalnızca sembolik söylemlerle, “100 yıl sonra geri dönüş” gibi tarihsel gerçeklikle tam örtüşmeyen sloganlarla tüketmek yerine; soydaşlarımız için kalıcı statü, ekonomik güç ve siyasi güvence üretmeye dönüştürmek daha gerçekçi bir yaklaşım olmaz mı?
Türkiye bugün Suriye’de uyguladığı diplomatik, ekonomik ve güvenlik merkezli stratejinin benzerini Irak Türkmenleri üzerinden daha kalıcı şekilde inşa edebilir.
Yazıyı bir güvenlik notuyla bitirelim.
Son dönemde IŞİD ve benzeri radikal örgütlerin Türkiye, Suriye, Irak ve Lübnan’a yönelik saldırı çağrıları yeniden artıyor. İlgili kurumlar elbette bu çağrıları takip ediyordur. Ancak özellikle Suriye sahasında güvenlik koordinasyonunun artırılması artık yalnızca diplomatik değil, doğrudan bölgesel güvenlik meselesidir.
Çünkü mevcut Suriye yönetimi kadar bölgedeki radikal yapıların sosyolojisini, örgütlenme biçimini ve saha gerçekliğini yakından tanıyan ikinci bir yapı bulmak kolay görünmüyor.

YORUMLAR