Küllerinden doğmakla, küllerin arasında boğulmak arasında ince bir çizgide, üç yılı aşkın zamandır savrulup duruyoruz.
6 Şubat’tan sonra kaleme aldığım birçok yazıya benzer cümlelerle başlıyorum. Çünkü 6 Şubat, Hatay için bir milat oldu.
Resmî rakamlarla, istatistiklerle, tablolarla boğmak istemiyorum sizi. İsteyen herkes birkaç dakikalık bir araştırmayla o rakamlara ulaşabilir. İnanıp inanmamak ise herkesin kendi vicdanına ve hür iradesine kalmış.
Ben başka bir şey anlatmak istiyorum.
Hatay’da depremi yaşayıp hayatta kalan bir depremzede olarak gördüklerimi, araştırdıklarımı ve sahada karşılaştıklarımı aktarmak…
Belki benim gibi düşünen ama bunu yüksek sesle dile getirmeyen birilerine, “Yalnız değilsin” hissini verebilmek…
Başka bir amacım yok.
Bu yazıyı biraz da bir dertleşme olarak okuyabilirsiniz.
Çünkü 6 Şubat’tan bu yana Hatay’da çok şey söylendi.
Başsağlığı dilendi.
Sözler verildi.
Hatay’ın eskisinden daha güzel, daha güçlü, daha yaşanabilir bir şehir haline getirileceği defalarca anlatıldı.
Günlerce…
Aylarca…
Yıllarca…
Peki ya bugün?
Hayatta kalan depremzedeler, kendilerine verilen sözlerin tutulmasını hâlâ bekliyor.
Hem de ellerinde kalan son umut kırıntılarıyla.
Üç yıldır beklenen söz: Eşya yardımı
Hatay’da yıllardır en fazla merak edilen ve beklenen başlıklardan biri eşya yardımı.
Depremin hemen ardından, dönemin İçişleri Bakanı ve Hatay’ın iktidar milletvekillerinin de kameralar karşısına geçtiği dönemde, ağır hasarlı binalara can güvenliği gerekçesiyle girişlerin yasaklandığı açıklanmıştı.
Vatandaşlara, evlerinde kalan eşyalarını kurtarmak için riskli binalara girmemeleri gerektiği söylendi.
Aynı dönemde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile birlikte eşya yardımı konusunda çalışmalar yapılacağı da duyuruldu.
Depremden canını kurtarmış, elinde kalan birkaç parça eşyasını da kurtarmak isteyen insanlar, verilen bu sözlerin ardından belirlenen alanlarda gerekli evrakları hazırladı.
Aradan üç yılı aşkın zaman geçti.
O insanlar hâlâ verilen sözün tutulmasını bekliyor.
Bazen bir devletin büyüklüğü, yaptığı büyük projeler kadar, vatandaşına verdiği küçük bir sözün arkasında ne kadar durduğuyla da ölçülür.
Hatay’da bugün sorulması gereken sorulardan biri de budur:
Üç yıl önce verilen eşya yardımı sözü ne oldu?
Konteynerler ne zaman boşalacak?
Bir başka başlık ise konteyner tahliyeleri.
Konteyner kentlerde yaşayan vatandaşların tahliye süreçlerinin nasıl yürütüleceğine ilişkin Valilik tarafından açıklamalar yapıldı.
Vatandaşlar ne zaman, nasıl ve hangi şartlarda konteynerlerden çıkacaklarını merak ediyor.
Çünkü burada mesele yalnızca bir konteynerin boşaltılması değil.
İçinde yaşayan insanların hayatının nereye taşınacağı meselesi.
Depremden sonra hayatı altüst olmuş insanlara “artık çıkabilirsiniz” demek kolay.
Asıl mesele, “Nereye gideceksiniz?” sorusuna cevap verebilmek.
Gazetecilik başka, etkileşim peşinde koşmak başka
Bugün Hatay’ın bir başka problemi de bilgi kirliliği.
Her akıllı telefon sahibinin kendisini gazeteci zannettiği, sosyal medya hesabı açan herkesin haberci gibi davrandığı bir dönemde yanlış bilginin en büyük mağduru yine vatandaş oluyor.
Sağduyuya, teyide ve sorumluluğa her zamankinden daha fazla ihtiyaç var.
Fakat ne yazık ki bazıları için vatandaşın mağduriyeti ikinci planda.
Önemli olan beğeni sayısı.
Önemli olan paylaşım.
Önemli olan etkileşim.
Oysa deprem gibi toplumun tamamını ilgilendiren bir felaketin ardından bilgiyle oynamanın bedelini, çoğu zaman zaten zor durumda olan insanlar ödüyor.
Gazetecilik, insanların korkularını büyütmek değil; doğru bilgiye ulaşmalarını sağlamaktır.
Hatay’da sorun başlıkları bitmiyor
Hatay’da yazılacak o kadar çok konu var ki…
Hangisini yazarsanız yazın, bir başka sorun başlığı eksik kalıyor.
Verilen sözlerin tutulması…
Konteyner tahliyeleri…
Ulaşım ve trafik…
Altyapı…
Konutlar…
Hak kayıpları…
Konutlardaki eksiklikler…
Şehrin yeniden planlanması…
Ve daha niceleri.
Üç yılı aşkın süredir değişmeyen bir gerçek var:
Sorunlar gündemden düşmüyor.
Resmî açıklamalarda ise bazı sorunların çözüldüğü, bazı hizmetlerin Hatay tarihinde ilk kez yapıldığı anlatılıyor.
Elbette yapılanları görmezden gelmek doğru değil.
Fakat söylem ile sahadaki gerçeklik arasındaki mesafe bu kadar açılmışsa, vatandaşın sorması gereken sorular da vardır.
Çünkü bazen bir sorunun çözüldüğünü açıklamak, o sorunun gerçekten çözüldüğü anlamına gelmiyor.
Yağmur yağdığında ortaya çıkan altyapı sorunları bunun en somut örneklerinden biri.
Bittiği söylenen altyapının, yağmurla birlikte yeniden sorgulanması vatandaşın hafızasında ister istemez başka sorular oluşturuyor.
“Her şey yapıldı” deniliyorsa, geriye ne kaldı?
Söylenenlerle yapılanlar arasındaki uçurum her geçen gün biraz daha açılıyor.
Resmî açıklamalarda anlatılanların tamamının gerçekleştiğini varsayarsak, Hatay bugün dünyanın en müreffeh şehirlerinden biri olmalı.
Ama sahaya indiğinizde başka bir Hatay görüyorsunuz.
İşte tam olarak burada bir soru ortaya çıkıyor:
Söylenen Hatay ile yaşayan Hatay neden birbirinden bu kadar farklı?
Bu soruyu sormak muhalefet etmek değildir.
Devleti, hükümeti ya da herhangi bir siyasi partiyi hedef almak da değildir.
Söylenenle yapılan arasındaki farkı ortaya koymak, vatandaşın yaşadığı sorunları gündeme taşımaktır.
Bunun adı gazeteciliktir.
Sayın Yayman’a birkaç soru
Birkaç gün önce Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un katıldığı 8 bin 500 konutun kura programında AK Parti Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman da Hatay’da yapılan çalışmaları anlattı.
Sayın Yayman’ın sözlerine hiç dokunmadan aktarmak istiyorum:
“Deprem bölgesine gelen ve sana bedava ev vereceğiz diyenler o günden bu güne daha buraya gelmediler. Cumhurbaşkanımız bunlara deprem turisti demişti. Bırakın deprem bölgesine gelmeyi turist olarak dahi buraya gelmemiştir. Sonra da çıkıp dezenformasyon yapıyorlar, fitne yapıyorlar ve yapılan işi kötülemek için her türlü tezviratı yapıyorlar. Ama aziz milletimiz kimin çalıştığını, kimin çalışmadığını, kimin deprem turisti olduğunu çok iyi bilmekte, görmektedir arkadaşlar. Hepinizin çok iyi bildiği gibi ‘aman deprem olsun hükümet altında kalsın’ diyen bir muhalefet vardı. Çadırları veremez dediler, çadırları verdik. Konteynerleri veremez dediler, verdik. Bu evleri yapamaz dediler, evleri yaptık. Bu yolları yapamaz dediler, bu yolları yaptık. Ve bunları kimin sayesinde yaptık? Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan sayesinde yaptık. Kendilerine şükranlarımı sunuyorum.”
Sayın Yayman’ın söyledikleri üzerinden birkaç soru sormak istiyorum.
Yapılan konutlardaki eksiklikler ve vatandaşların yaşadığı hak kayıpları nasıl çözülecek?
Yıllardır evlerini bekleyen vatandaşların sorunları nasıl giderilecek?
Konut teslim edilmiş olsa bile eksiklikleri devam eden vatandaşlar ne yapacak?
Ve en önemlisi…
Depremin hemen ardından gündeme gelen eşya yardımı konusunda bugün gelinen nokta nedir?
Vatandaşlara verilen bu söz hâlâ geçerli mi?
Geçerliyse ne zaman yerine getirilecek?
Vatandaşların sorunları her geçen gün büyürken bundan sonra nasıl bir yol haritası izlenecek?
“Bu yolları yaptık” denildiğinde…
Sayın Yayman konuşmasında yollardan da bahsetti.
Ben de naçizane, bu şehirde yaşayan bir vatandaş olarak sormak istiyorum:
Bu yollar tam olarak nerede?
Beş kez asfaltlanıp ardından yeniden kazılan yollardan mı bahsediyoruz?
Alternatif yol olarak açılıp kısa süre sonra yeniden kapanan yollardan mı?
Bir türlü tamamlanamayan çalışmalardan mı?
Yoksa gerçekten vatandaşın günlük hayatını kolaylaştıran, ulaşımı rahatlatan yollardan mı?
Bir gazeteci olarak değil, her şeyden önce Hatay’da yaşamaya çalışan bir vatandaş olarak merak ediyorum.
Bu yollar nerede?
“Orada bir yol var, uzakta…”
Ahmet Kutsi Tecer’in yıllar önce yazdığı şiiri hepimiz biliriz:
“Orda bir ev var, uzakta,
O ev bizim evimizdir.
Yatmasak da, kalkmasak da
O ev bizim evimizdir.”
Ben bugün o şiirin bir dörtlüğünü Hatay’a uyarlamak istiyorum:
“Orda bir yol var, uzakta,
O yol bizim yolumuzdur.
Dönmesek de, varmasak da
O yol bizim yolumuzdur.”
Belki de 6 Şubat’tan sonra Hatay’da yaşananları anlatan en kısa tarif budur.
Bir ev var ama ulaşamıyoruz.
Bir yol var ama kullanamıyoruz.
Bir söz var ama tutulmasını bekliyoruz.
Bir gelecek var ama ne zaman geleceğini bilmiyoruz.
Hatay’da bazen söylenen ile yaşanan arasındaki mesafe, uzakta görünen o ev ve o yol kadar büyük.
Üç yılı aşkın zamandır bize “yeniden doğacağız” deniliyor.
Biz de inanmak istiyoruz.
Küllerimizden yeniden doğmak istiyoruz.
Ama bunun için önce küllerin arasında hâlâ nefes almaya çalışan insanların sesini duymak gerekiyor.
Hatay’ın artık yeni sözlerden çok, tutulmuş sözlere ihtiyacı var.
Yeni açıklamalardan çok, sahada görülen sonuçlara ihtiyacı var.
Yeni vaatlerden çok, verilen sözlerin hesabının sorulmasına ve cevaplarının verilmesine ihtiyacı var.
Çünkü Hataylı artık şunu bilmek istiyor:
Söylenen ne zaman gerçekten yapılacak?
Ve belki de en önemlisi:
“Orada bir yol var” denilen o yol, ne zaman gerçekten bizim yolumuz olacak?
