Eskişehir’den yürüyerek gelen ve Ankara’da verilmeyen haklarını almak için açlık grevinde bulunan Doruk Maden İşçileri, baretlerini yere vurarak “direne direne kazanacağız!” kararlılığıyla kazandılar…
Doruk Madencilik işçilerinin ödenmeyen ücret ve tazminatları için başlattığı eylem, İçişleri Bakanlığı’ndaki toplantının ardından uzlaşmayla sonuçlandı…
Bağımsız Maden-İş, ödemelerin 15 gün içinde yapılacağını açıkladı…
Umarım verilen söz tutulur!
Biliyoruz ki, “Yer altında çalışan emekçiler en ağır işi yaparlar…”
Saatlerce ölümle karşı karşıya, madeni çıkarmak için toprağı kazarlar…
Yaşamak için çalışırlar ancak maden kazalarıyla da maalesef yaşama hakkını kaybederler…
Türkiye’de 1941’den bu yana 3 binden fazla maden işçisi hayatını kaybetmiş…
Son 13 yılda 1267, son 10 yılda ise binden fazla işçi, maden kazalarında ölmüştür…
En büyük facia 2014’te 301 işçinin öldüğü Soma Katliamı’dır…
***
Dönemin Başbakanı Erdoğan, 13 Mayıs 2014 tarihinde Soma faciasının ardından düzenlediği basın toplantısında; “Bunlar olağan şeylerdir. Literatürde iş kazası denilen bir olay vardır. Bunun yapısında fıtratında bunlar var. Hiç kaza olmayacak diye bir şey yok“ ifadelerini kullanmıştı…
14 Ekim 2022’de, Amasra ilçesindeki kömür madeninde meydana gelen patlama sonrası 42 madenci hayatını kaybetmişti…
Amasra’ya gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan; “Biz kader planına inanan insanlarız. İnanmış insanlar olarak bunun ne dünü, bugünü ve yarını olmayacaktır. Hep olacaktır” demişti…
Oysa Amasra madeninde gaz kaçağı olduğu madenciler tarafından günler öncesinden yetkililere bildirilmişti!
Gerekli tedbirler alınmamış ve sonuçta emekçiler ölmüştü…
Sadece 2021 yılında Türkiye’de madencilikte, 17 bin iş kazası yaşanmıştır…
***
O günden bugüne hep maden kazaları ve madencilerin sorunları, ülkemiz insanları için en duyarlı dertlerden biri olmuştur…
“Doruk Madeni” emekçileri eylemleriyle, “maden sektörünün” içinde bulunduğu gerçekleri bir kez daha görmemizi sağladı…
Cumhuriyetin ilanından AKP iktidarına kadar geçen sürede yalnızca 1186 maden arama ve işletme ruhsatı verilmişken, AKP hükümetleri döneminde, verilen arama ve işletme ruhsatı sayısının 386 bin olduğu öğrenilmiştir…
Yani yer altının yağmalatılması dönemi vahşice yaşanmaktadır…
Aslında Türkiye’de maden faciaları, yalnızca teknik bir “iş güvenliği” sorunu değil; aynı zamanda siyasal, ekonomik ve ahlaki bir kriz olarak değerlendirilmelidir…
Malum, her büyük facianın ardından siyasilerce hep aynı cümleler kurulur: “Kader”, “ihmal”, “soruşturma başlatıldı…”
Ancak gerçek şudur ki, bu faciaların arkasında çoğu zaman denetimsizlik, düşük maliyet uğruna insan hayatının değersizleştirilmesi ve yandaş için siyasal koruma mekanizmaları vardır…
***
Madenci, yerin yüzlerce metre altında sadece kömür ya da cevher çıkarmaz; aynı zamanda vurgun düzeninin en ağır yükünü taşır!
Türkiye’de özellikle Soma, Ermenek, Amasra ve İliç gibi facialar gösterdi ki, işçinin canı çoğu zaman üretim baskısının gerisinde kalıyor, siyasi yandaşın kar hırsı altında eziliyor…
Ruhsat verilen şirketlerin çoğu siyasi iktidara yakın ilişkilerle korunuyor, denetimler ya eksik yapılıyor ya da göstermelik kalıyor…
Sorun, sadece şirketlerin kar hırsıyla oluşmuyor, devletin kamusal sorumluluğunu piyasaya teslim etmesi,denetimsizliğin en önemli gerekçesidir…
Özelleştirme ve taşeronlaşma arttıkça, iş güvenliği ikinci plana itiliyor.
Amaç üretimi hızlandırmak, maliyeti düşürmek ve kısa vadeli daha çok kazanmak! Oysa ülkenin gerçek çıkarı; birkaç şirketin serveti değil, insan hayatının korunması ve doğal kaynakların millet yararına kullanılmasıdır…
Bugün dünya başka bir yarış içinde: “Yer altı kaynakları ve özellikle nadir toprak elementleri savaşı…”
Lityum, kobalt, nikel, uranyum ve nadir elementler; artık petrol kadar stratejik hale geldi! Elektrikli araçlar, savunma sanayi, yapay zekâ sistemleri, füze teknolojileri ve yüksek teknoloji üretimi bu kaynaklara bağlı. Bu yüzden ABD, Çin, Rusya ve Avrupa arasında görünmeyen ve sessizce yapılan büyük bir kaynak savaşı yaşanıyor…
***
Trump döneminde sıkça görülen “önce Amerika” anlayışı da bu kaynak hâkimiyetine dayanıyordu. Trump’ın Grönland’ı satın alma isteği, Venezuela petrollerine ilgisi, Afrika ve Ortadoğu üzerindeki sert politikaları tesadüf değildir…
Amaç; geleceğin ekonomik ve askeri gücünü belirleyecek stratejik madenlere hâkim olmaktır…
Emperyalizm artık sadece askerle değil; maden ruhsatları, enerji koridorları ve teknoloji zincirleriyle ilerliyor…
Türkiye gibi ülkeler burada kritik bir kavşakta duruyor. Eğer kendi kaynaklarını yerli aracılar eliyle kontrolsüz biçimde yabancı şirketlerin çıkarına teslim ederse, sadece doğasını değil geleceğini de kaybeder…
Bor, altın, bakır ve nadir elementler; doğru yönetilirse milli kalkınmanın anahtarı olabilir. Ama yanlış ellerde sömürü düzeninin aracı olacağı kesindir…
Dünya giderek daha sert bir “ekonomi ve jeopolitik” kavga çağına giriyor!
Enerji, su, maden ve teknoloji; yeni savaşların merkezinde yer alacak!
Bu süreçte halkını koruyan, emeği önceleyen ve milli kaynaklarını bağımsız biçimde yöneten ülkeler ayakta kalacak…
Aksi halde madencinin yalnızlığı, o ülkenin yalnızlığına dönüşecektir…
***
Bilinmeli ki, Ülkemizin yağlanması ancak erken seçimle önlenebilir…