MEMLEKETİMİN HAL-İ PÜRMELALİ : UMUTLA UMUTSUZLUK ARASINDA

    Ülke olarak, bilinmezlerle dolu, sonu belirsiz karışık bir döneme girdik. Siyasal açıdan nefret ve şiddetle yoğrulmuş, belirsizliklerle kuşatılmış öyle günlere geldik, tıkandık ki, olağan sayılır oldu arsızlık/utanç utanıp çekilde köşesine /esip gürlüyor utanmazlık/kimse yarın ne olacağını bilemiyor. Bir toplum için feci durum. Gerile gerile dokunsan patlayacak hale gelmiş toplum kesimleri birbirlerine çarpıp infilak etmeden […]

 

 

Ülke olarak, bilinmezlerle dolu, sonu belirsiz karışık bir döneme girdik. Siyasal açıdan nefret ve şiddetle yoğrulmuş, belirsizliklerle kuşatılmış öyle günlere geldik, tıkandık ki, olağan sayılır oldu arsızlık/utanç utanıp çekilde köşesine /esip gürlüyor utanmazlık/kimse yarın ne olacağını bilemiyor. Bir toplum için feci durum. Gerile gerile dokunsan patlayacak hale gelmiş toplum kesimleri birbirlerine çarpıp infilak etmeden birarada durmayı sürdürebilmekte zorlanıyor.

 

Tam bunları düşünürken, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı esri geldi aklıma. Șan, şöhret, zenginlik, iktidar, itibar için bir “masal”a sarılan ama sonuçta kişilik erozyonu, dejenerasyon ve çözülme ile sonuçlanan bir infilakın romanı olan bu yapıda şöyle cümle geçer :

 

                       “Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu insanoğlunun cehennemidir.”

 

Bazen en büyük kavgalarımızı birbirimizle yapar, en derin yaraları yine birbirimizden alırız. Sözler, davranışlar ve beklentiler zamanla ağırlaşarak cehennemi aratmayan bir yüke dönüşebilir. Kendi ellerimizle inşa ettiğimiz duvarlar, kalplerimiz arasına ördüğümüz tel örgüler bizi yavaş yavaş birbirimizden uzaklaştırır. Kibir, bencillik ve tahammülsüzlük ise birer kıvılcıma dönüşerek en yakınımızdaki ormanları bile kül edebilir.

 

Çoğu zaman en çok zarar veren şey kötü niyet değil, fark edilmeden büyüyen ihmaldir. Dinlemeyi unuttuğumuzda, anlamak yerine yargılamayı seçtiğimizde aramızdaki mesafe sessizce açılır. Oysa bir kelimeyi daha özenle seçmek, bir an durup karşımızdakini gerçekten duymaya çalışmak birçok kırılmayı daha başlamadan engelleyebilir. İnsan, en çok da en yakınındakine gösterdiği özen kadar insandır.

 

Umutsuzluk mu? Umutsuz yaşanmaz ki! Atatürk’un ilham veren sözlerini hatırlıyalım; “Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.” Ben de Atatürk’ün hayalleri için çalışıyorum. Cumhuriyet çocuğuyum, asla yılmam. Ama farkındayım. Dün fena hâlde uzadı, uzuyor. Ve beklediğimiz yarınlar bir türlü gelmiyor,…

 

“MUTLAK BUTLAN” KARARIYLA BİRLİKTE İNANILMAZ BOYUTLARA VARAN GÖRÜNTÜLER

 

Türkiye tarihinin en vahim ve en utanç verici dönemlerinden birinin tam ortasındayız. Hukuksuzluğun, adaletsizliğin, demokrasi yoksunluğunun getirdiği sorunlar her geçen gün artan bir biçimde kendini hissettirmeye devam etmektedir. Biz artık demokratik kuralların geçerli olduğu, ‘hukuk devleti’ anlayışının hakim olduğu, şeffaf ve öngörülebilir bir ülke değiliz.

 

Sokakları, meydanları mesken tutan ve aktif bir muhalefet yürüten Özgür Özel liderliğindeki CHP güçlü bir ivme yakalamıştı ve bu durum iktidarın hoşuna gitmiyordu. Yaklaşık bir (belki ikiye yakın) yılda değişeceğine inandığımız politik manzara, tümüyle sarsıldı. “Mutlak butlan” kararıyla birlikte 22 Mayıs itibarıyla başlayan olayların 24 Mayıs’ta CHP Genel Merkezi’ne polis güçleri tarafından yapılan çirkin saldırıyla inanılmaz boyutlara varan görüntüler yaşandı. İktidar muhalefetin yenik başkanının zaaflarını ne de güzel yönlendirmişti. Gerçekten, saatler süren o görüntüler tam da iktidarın CHP’de görmek istediği türdendi. CHP’nin girişindeki demir kapılar kesildi, binaya polis girdi. CHP liderliğini binadan zorla çıkardı. Basınçli su, biberli gaz sıkılıyor, feryat ediliyor, insanlar adeta gazın etkisiyle boğuluyordu. Bunlar asla olağan kabul edilemeyecek, toplumun hafızasında derin izler bırakan görüntüler.

 

Yaşanan bu olaylar tüm dünyada olduğu gibi Alman basınında da geniş yankı buldu. DW Türkçe’de yer alan analize göre; Frankfurter Allgemeine Zeitung’daki (FAZ) yorumda, CHP Genel Merkezi’nin basılması AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın giderek otoriterleştiğinin bariz bir göstergesi olarak değerlendirildi:

 

“İlk bakışta, Ankara’daki CHP Genel Merkezi’nin basılması, Türkiye’nin otoriter bir sisteme doğru uzun yürüyüşünde ‘sadece’ bir başka adım gibi görünebilir. Ancak bu adım, Recep Tayyip Erdoğan’ın attığı diğer birçok adımdan daha ağır. Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün partisinin düşmanca bir şekilde ele geçirilmesinden çekinmiyor. Boyun eğen bir yargıcın yardımıyla CHP’nin başına bir kukla yerleştirdi. CHP Genel Merkezi’nin basılmasını birçok Türk bir dönüm noktası olarak görüyor. Soru şu: Bunu, oy haklarını kurtarmak için son bir uyarı olarak mı anlayacaklar, yoksa tüm çabaların artık boşuna olduğuna dair bir işaret olarak mı? Ve şimdiye kadar Erdoğan’ı destekleyenler, onu otokratik devlete giderken de takip edecek mi?”

 

Frankfurter Rundschau, son gelişmeler karşısında AB’nin ve Alman hükümetinin Türkiye politikalarını gözden geçirmesi gerektiğini ; Saarbrücker Zeitung ise, yorumunda NATO zirvesinin Ankara yerine Brüksel’de yapılmasını önerdi.

 

HEDEF, İKTİDARI BRAKMAMAK

 

Allgemeine Zeitung’un yorumda yaptığı değerlendirmelere katılmamak mümkün mü?. Kimse “Yargı kararıdır, hukuksaldır” filan demesin.  CHP’yi karıştırmaya yönelik “Mutlak butlan” kararı, tümüyle siyasidir ve Saray kaynaklıdır. Bu, 19 Mart darbesinin son etabıdır. Böylece diploma diye başlayan ve yolsuzluk diyerek “belediyeleri silkeleme” şeklinde süren operasyonda bir viraj daha dönülmüş oldu. Mesele ne diploma ne de yolsuzluktur. Mesele Saray’da tezgâhlanan yargı darbesiyle CHP’yi dizayn etmektir. Mesele iktidarın istemediği rakipten kurtularak istediği rakiple seçime girmek istemesidir.

 

Bugün bu ülkede iktidar sallantıda olan varlığını güçlendirmek için son çare olarak muhaliflerinin iç gerilimlerini tetikliyor. Liderlik tartışmaları çıkartıyor. Adaylık kavgaları yaratıyor. Eski kadro yeni kadro çatışmalarını körüklüyor. Rekabeti ateşliyor. İdeolojik ayrışmaları destekliyor. Kişisel hırslar üzerinden kışkırtmalar yapıyor. Ve dışarıdan yıkamadığı muhalefeti içeriden yıkmayı başarıyor. Mutlak kılmaya yemin ettiği iktidarının karşısına, kendi meşruiyetini kendi eliyle aşındıran rakipler yaratıyor.

 

Hedef şu : bu iktidar diyor ki siyasetin sınırlarını da ben çizerim, alanını ben çizerim; şu anda, ne şimdi ne sonra, iktidarı da brakmak istemiyorum. İktidar bu anlayışı sürdürmeye devam edecek; korkarım ki seçimler, işte 1 – 1,5 sene kalmış bir ortamda, bunun şiddetini daha da arttıracak, daha da baskıyı yoğunlaştıracak.

 

İngiliz edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilen, oyun yazarı William Shakespeare, insanın en karanlık arzularını, hırsın yıkıcı gücünü ve suçluluk psikolojisini eşsiz bir derinlikle işleyen, en kısa ama en yoğun trajilerinden biri olan Macbeth esrinde şöyle diyor :

 

           “Unutma ki bu aşağılık dünyadasın: Kötülüğü baş tacı edip, iyiliği çılgınlık sayan dünyada.”

 

İnsan yaşadığı dünyanın düzenine baktıkça, kötülüğün çoğu zaman daha görünür ve daha güçlü olduğunu fark eder. Vicdanın, dürüstlüğün ve merhametin değer kaybettiği bir yerde, iyi niyetli olmak bazen insana ağır gelir. Çünkü bu dünyada çoğu zaman haklı olan değil, gücü elinde bulunduran konuşur. Adaletin herkese aynı şekilde işlemediği, hukukun bile çıkarların gölgesinde zayıfladığı zamanlarda insanlar, eşitsizliğin ne kadar sıradanlaştığını görür. Gücü olanların yanlışları görmezden gelinirken, sıradan insanların yükü her geçen gün biraz daha ağırlaşır.

Böyle bir düzende belki de insanı en çok yoran şey, kötülüğün varlığından çok, ona alışılmış olmasıdır. Haksızlıkların kısa süreli öfkelere dönüşüp sonra unutulduğu bir yerde, insanlar zamanla kendi acılarına bile sessizleşir. Çünkü herkes, gücün belirlediği kuralların içinde yaşamaya çalışırken, doğru olan giderek daha uzak bir şeye dönüşür.

 

TRAGEDYA SİYASET SAHNEMİZ

 

Belki bir Shakespeare’imiz olmadığındandır, bizim toplumsal hayatımızda siyaset sahnesi epey bir süredir tiyatro ve opera sahnelerinin yerini tutuyor. Her evde ve her yerde bulunan televizyonların karşısında, komedisi, tragedyası, dramı ile zengin bir oyunlar dünyasında gibiyiz. Öyle ki, ünlü deyişe özenerek şöyle diyebiliriz: Eğer tiyatro ve opera var olmasaydı, bizim siyaset sahnesi evelallah hepsini baştan yaratırdı. Tabii telefon ve televizyon denen altyapı ile iktidar denen üstyapı sayesinde.

 

Gerçekte bu tragedyanın kişileri Kılıçdaroğlu’ndan ibaret değil. O belki en sivri, en göz önünde olandır. Ancak, bazılarını pek tragedya çerçevesinde düşünmediğimiz, ama gözün seçmekte hep zorlandığı başka “karakter”ler de var.

 

Bu sahne herkesi sınavdan geçiriyor. Beklenmeyen yükselişler ve beklenmeyen düşüşler art arda. Manevra becerisi ve stratejik isabet gücü yüksek temsilciler gerektiren bir dönem.

 

Diyorlar ki, “Kemal Bey parti çıkarını önceleyen, devlet ahlakı ile hareket eden yerden bakıyor. Onu tek ilgilendiren partinin düştüğü bu hâller.”

Güzel tez…  Buna da ikna olmamızı bekliyorlar, bu defa işleri biraz daha zor görünüyor.  Zira parti, düştüğü yerden bu yeni başkan Özgür Özel ve ekibi sayesinde kalkmıştı. Yani senaryodaki tutarsızlık çok belirgin. Zaten belki de mesele tam da burada başlıyor; artık bir hamle yapacakları zaman kim ikna, kim değil diye bakmıyorlar.  Daha doğrusu bakıyorlar da içeriye değil, misal Amerika yanımızda mı, onu kontrol edip yapıyorlar hedeflediklerini.
Öyle âdet yerini bulsun diye gizlemek, soslamak falan gibi ihtiyaçları da yok, kalmadı.

 

Önce küçük bir simülasyon olarak İstanbul İl Başkanlığı operasyonu yapıldı, sonuçları görüldü…
O günden bugünün geleceğini, rejimin başladığı bir işi asla yarım bırakmayacağını biliyorduk, bekliyorduk…
“Yapamaz denen ne varsa yaptılar” sözünüz kulağımda gibi…

 

Belki de bu rejimi yıllar sonra tanımlayan, anlatan cümlelerden biri de bu olacak zaten. Bir ülkede hukukla, kanunla, kurallarla, anayasayla korunan ne varsa hepsi yok sayıldı, geçersiz kılındı. Açıkçası bu durum üzerine analiz yapmak, kurultayın bir çözüm olacağına inanırmış gibi hızla yapılması gerektiğini savunmak, konuyu buradan yorumlamak falan da aslında hiç olmayan bir bakış açısını daha da beslemek, normalleştirmek gibi geliyor bana.

 

ŞİMDİ NE Mİ OLACAK ?

 

Eğer bu demokrasi yürüyüşü engellenirse, örneğin bir an önce yapılması gereken kurultay savsaklanırsa, başka engeller yaratılacak olursa, bu var oluş yok oluş savaşımında oyuna sokulacak kural dışı, yasal görünüme de büründürülse yasadışı güçlerin ve hilelerin karşısına, halkın, emekçi örgütlerinin, gençliğin, sivil toplum örgütlerinin, bütün vatansever güçlerin yasal ve birikte direnişinin çıkacağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Çünkü böyle bir durumda yapılması gereken tek ve kaçınılmaz hamle budur.

 

Buradan özelde Cumhuriyet Halk Partisine/Özgür Özel’e/ana muhalefet partisine, ama onunla birlikte hepsine; bu bir parti meselesi olarak görülmeden,  bunun topyekün bu ülkenin, ya aydınlık yarınlara birlikte ulaşacağız, ya bir ortaçağ karanlığına iyice sürükleneceğiz. Bu paradoksu görüp, buna göre pozisyon alarak ortak birleşik bir muhalefet cephesini bütün partilerin oluşturup, yeni ve daha güçlü bir eylemselliği ortaya koymaları gerekiyor. Bunun dışında maalesef bir çıkış görünmüyor.

 

Evet; birleşik ve genel bir mücadelenin zorunluluğu daha fazla kendini dayatmaktadır. Bu halk artık kendilerini pasif destekçi muamelesi yapan “çivi, nal, at, bir yiğit” hikayelerini bir daha duymak istemiyor. Halk kendi gücünün farkına varıyor ve bu güç tüm potansiyeli ile harekete geçtiğinde gerçek mutlak butlan kararı cehennem zebaniliğine soyunmuş Erdoğan – Kılıçdarğlu iki kafadarın yüzüne karşı okunacak. Bundan kurtuluş yok.

 

Bu ülkede yaşayan ve başka bir sabaha uyanmak isteyenler çok uzun yıllar boyunca tek bir sözcüğün peşinden koştu: “Umut!” Ve o sözcüğü yakalayabilmek için çok şeyini feda etti. Kimi işinden oldu kimi özgürlüğünden. Bedel ödeyenlerin sayısı günbegün arttı. Yüreğimize sığmaz oldu. Onların cesaretleri önümüzü açtı. Onların sözcükleri kaldı geriye hep sığındığımız. Onların yaşam sevdalarından sevdamıza güç katarak ilerledik. Umudun yalnızca nefes almak sözcüğüyle bir olduğunu sandık. Artık ekmek arası az umuda inanmıyoruz. Bize gelecek düşlerimizi olgunlaştıran, gözlerdeki ışıltıyı canlandıran, gülümseyişleri kahkahaya çeviren bir zafer duygusuna ihtiyacımız var. Geçmiışteki gibi harcanmış hayatlarla değil, yaşamla iç içe geçecek baharı bekliyoruz.

 

 

 

Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.

Bordeaux, Cuma 29 Mayıs 2026

 

 

Exit mobile version