Her ne kadar medeniyetleri birbirine yakınlaştıran öğelere vurgu yapsak da, ‘modern’ Batının bizden farklı olduğunu apaçık bir bilgi olarak biliriz. Bunun nedeni tarihsel dinamiğin Batı dediğimiz coğrafi ve kültürel bölgede, bizdekinden farklı bir ‘doğayı’ ifade etmesi. Söz konusu dinamiğin ayırıcı niteliği, değişimin kural olması; geleceğin sürekli olarak yeniden kurulmakla kalmayıp, bunun insanların ‘doğal’ beklentisi olarak toplumsal tasavvurda yer alması.
Dolayısıyla da Batı bir belirsizlik dünyası… Batılı insan yarının dünden kesin olarak farklı olacağının farkında olan ve bu geleceğin nasıl olacağını bilmemeyi de kabullenen biri. Bu durumun başlıca tezahürü ise çatışmanın normal bir yaşam kriteri olarak içselleşmesi. Çünkü süreklilik taşıyan bir istikrarsızlık, insani iradeyi ön plana çıkartması yanında; insanlar arasındaki geleneksel hakemlik müesseselerini de anlamsızlaştırır. Gerçekten de geleceğin farklı olacağı inancı karşısında, bugünün kurumsal değerlerinin pek de saygınlık taşımaması anlaşılır bir durum…
Böylece insani iradenin geleceği üretme açısından meşru tek unsur olarak algılandığı bir anlam dünyası ortaya çıkmakta. Geleceğin toplumsal düzeninin ve değerlerinin çatışma içinde üremesi ise, güç kullanımını Batıda işlevsel bir siyasi araç haline getirmekte. Çünkü ‘siyaset’ çatışmalardan galip çıkmak anlamını içerdiği ve günün değer yargılarının değişip eskimeye mahkum olduğuna inanıldığı ölçüde; kendini ahlaki bir kaygıya tabi kılma zorunluluğu hissetmeyen aktörlerin güç kullanma eğilimi göstermeleri kolaylaşır. Nitekim modern Batıda vahşet derecesinde güç kullanan kişi ve grupların, kendilerini ‘yeni bir geleceğin’ misyonerleri olarak sunduklarını tarihten biliyoruz…
Değişim sancılarıyla sarsılan Türkiye’de ise, çevremizde olanlardan neyi nereye oturtmamız gerektiğine her gün yeniden karar vererek, zigzaglı yolumuza devam ediyoruz. Bu kargaşalık bence bütün seksen sonrası yılları kaplıyor, ama kaosun arttığı ya da durulur gibi olduğu anlar var. AKP’nin iktidar olmasından bu yana geçen dönem de çok özel bir dönem oldu, olmaya devam ediyor.
SÜREKLİ BİR YALPA HALİNDEYİZ
Bozuk, delik deşik bir arazide yol almaya çalışan bir otobüste gider gibiyiz. Sallantı, yolcuları birbirlerinin üstüne düşürüyor ya da birbirinden uzağa atıyor. Bir yerlere varabilmek için koşuyoruz, bizi almayan taksilerin ya da kalabalıktan binemediğimiz otobüslerin peşinde… Daha iyi yaşam, daha iyi koşullar için debelenip duruyoruz. Debeleniyoruz da ne oluyor? Orta gelir tuzağını bir türlü aşamıyoruz. Sadece orta gelir mi? Peşinde ekürileri de var tabii: Orta eğitim, orta teknoloji, orta akıl… Kolay değil, koskoca bir toplumun değişmesi, bunu zorlayan ya da bunu durdurmaya çalışanların çatışan iradeleri, eylemleriyle, sürekli bir yalpa halindeyiz. Bir uçtan bir uca geçe geçe gidiyoruz. Ülkede meclis kürsüsü boks ringine dönüyor,milletvekilleri birbirine yumruk savuruyor. Güzel uzaktaki ülkemde din soslu keskinlik laikçi keskinliği dövüyor. Döver, çünkü din girdiği yerde üste çıkar. Laiklik nasıl laikçilikten başka bir şeyse, din de bu yeni keskinlerin dediğinden başka bir şey. Dıştaki dalganın yanı sıra içerideki bu tepişme de gün geçtikçe artırıyor sallantıyı.
Bu ortam, aynı tekne içinde yol alan kişilerin karşılıklı ilişkilerini de sürekli değiştiriyor. Son zamanlarda, insanların en sık konuştukları konulardan biri de bu oldu. Bir zamandır karşılaşmadığın bir tanıdığınla bir yerde yüz yüze gelince, önce ihtiyatla bir “keşif”te bulunmaya çalışıyorsun; kimlerden olmuş? Benim her yıl babaocağında geçirdiğim tatil sürecinde sık sık başıma geliyor, “görüşmeyeli neler olmuş” demek durumunda kalmam. Bu da hep Rumen asıllı Fransız oyun yazarı ‘Eugéne Ionesco’yu ve gergedan‘ı aklıma getiriyor (insanlar sizin düşüncelerinizi artık paylaşmıyorsa, sanki canavarlarla karşı karşıyaymışsınız duygusu uyanıyor insanda). Ama aslında kimsenin sahiden “gergedan” olduğu yok; aydınlanmanın nimetlerinden uzak kalan biz, hepimiz, bizim gibi düşünmeyen biriyle karşılaşınca, onu “gergedan” gibi görmeye başlıyoruz.
Aydınlanmanın en devrimci yanı anlam dünyamızda göreceliliği hem bir toplumsal durum hem de normatif bir önerme olarak yerleştirmesidir. Diğer bir deyişle yaşadığımız gerçeklik zaten kendi içinde göreceli olgular üretir, çünkü insan zihni bu gerçekliği tüm yönleri ve detaylarıyla algılayamaz. Bu nedenle toplumsal farklılıklar hiçbir zaman ortadan kaldırılamaz.
BATI’DA DİNİN EGEMEĞİNDEN KURTULMAK İÇİN ‘YAȘANAN’ AYDINLANMA
Batı kendi iç dinamiği içinde değişirken aydınlanmanın göreceli anlayışını içselleştirme şansını fazlasıyla buldu ve günümüzdeki bireyselleşmenin yolunu açtı. Ama orada bile ‘yaşanan’ aydınlanma kuramsal bir özgürleşme sürecinin hayata geçmesi değildi. Bilişsel dünyadaki devrim ideolojik olarak kurumsal yapıdan çok daha baskın çıkarken, devletler – bizdekinin tam tersine – dinin egemenliğinden kurtulmak üzere bu geçişi desteklediler.
Böylece aydınlanma esas olarak ataerkilliğin yenilgisini ifade etti ve göreceli bakışla otoriterliğin çeşitli biçimlerde bütünleşmeleri farklı ülkelerdeki ‘modern’liği üretti. Bu modernlik ataerkil kurumsal yapıları geriletirken, otoriter zihniyete yakın durabilenleri kendi içine aldı, onları ‘çağdaşlaştırdı’… Çünkü çağdaşlık yaşanmakta olan modern sürece ne denli adapte olunduğuyla ilgili bir kavramdı ve otoriter kurumların bu açıdan şansı çok daha fazlaydı.
Dolayısıyla örneğin Osmanlı’da modernleşmenin askeriyeden başlaması ve bizzat askerler tarafından talep edilmesinde, sadece geri bir teknolojiden kurtulma isteği değil, askerlik kurumunun modern dünyadaki özgüveni de önemli bir etken olmuştur. Ancak çağdaşlık sadece kurumsal yapıların değil, ideolojilerin dünyasında da geçerliydi… Nitekim ataerkilliğin taşıyıcısı olan din kamusal alanın dışına doğru itilirken, ortaya çıkan boşluk ‘Türklere has’ yani ‘milli’ ve modern bir ideolojiyle doldurulmak istendi. Ne var ki Osmanlı geçmişinde din dışında sadece devlet ve devletçilik bir ideoloji üretecek durumda olunca, modernlik de güdük oldu. [Osmanlı 1453 yılında İstanbul’u aldığı zaman Avrupa’nın düşünce düzeyinin 300 yıl gerisindeydi. (Matbaa Avrupa’da 1450 yılında çalışmaya başladı. İstanbul’a 1796’da geldi). Kurucu ulusun kimliğini ve onun dilini yozlaştırmaya başlamıştı. Kuran ve hadisten başka bir bilgi kaynağı yoktu. Dünya ve evren bilgisi Tevrat’tan aktarma masal ve menkıbelerden ibaretti.] Ve bu durum aydınlanmanın göreceli temelini yok eden, otoriter laikliğe ve dindarlığa saplanıp kalmış bir “modern” durum yarattı.
Söz konusu durumu meşrulaştırma işlevine sahip kemalizm ve sonraki tam 23 yıllık AKP iktidarı ise, aydınlanmanın ideallerini Katolik bir tasavvur içinde savunduğu, yani tepeden verilen ‘doğru’lara mahkum ettiği ölçüde, toplumu kaynaştırmaktan mahrum edip ‘geri’ bırakmış oldu. Bu “kaynaşmamış” toplumda “Laik insan” şeklinde kavramsallaştırılarak, yaşam tarzının ritüellerini oluşturduğu, “dinî” karakter taşıyan bir kimliğin de dahil olduğu kimlikler üzerinden gerçekleştirilen siyasetler “İki Türkiye” yaratmış durumdadır.
İKİ TÜRKİYE
Fransız düşünürü Charles Bernard Renouvier’nin kavramsallaştırmasından hareketle “İki Fransa” olarak adlandırılan ve 1879-1905 arasında gerçekleşen benzer bir bölünmenin, aynı dönemde “İki Fransa Arası Savaş”ını andıran bir kültürel çatışmanın yaşandığı durumuna gelinmiştir.
Erken Cumhuriyet liderleri, yaratmayı hedefledikleri o dönemdeki Fransa’nın (1870-1940) “Üçüncü Cumhuriyet’in Türk Versiyonu”nu gerçekleştirmeye çalışırlarken, Fransızların “Cumhuriyet-bilim laik düşünce” / “Katoliklik hurafât- dinî kimlik” siyah beyaz eksenindeki çatışmaları görmezlikten gelmiş; ithal ettiğimiz bir çatışma algısı varolandan daha keskin bir biçimde, 1922 sonrası Türkiye’yi “Cumhuriyet-bilim-laik düşünce” ve “Sünnî İslâm-hurafât-dinî kimlik” arasındaki mücadele olarak yeniden inşa etmiştir.
Bu açıdan bakıldığında, “İki Türkiye” ithal yoluyla yaratılmış suni bir çatışmanın neticesidir. Ancak yapay biçimde yaratılmış olması onun ciddî bir fay hattı doğurmasını önlememiştir. Günümüzde/Erdoğan rejiminde, bu fay hattının iki tarafında kullanılan söylemler ve “Ötekileştirme” girişimleri fazlasıyla ürkütücüdür. Birileri “Biz Müslümanız” diyor. İyi de öteki ne? Bir diğeri “CHP’ye oy verilmez” diyor. Bakıyorsunuz öfkesi duvarlar örmüş. “Niye?” desen söyleyecek üç cümlesi yok. Prof. Dr. Niyazi Kahveci’nin “Çağımız ve Türkiye” (Sinemis Yayınları, s.IV) adlı kitabından aktarıyorum: “Düşünmeyen kişi ve toplum, kendi bedeni üzerinde başkasının kafasıyla dolaşır ve kendisi olamaz… Stoacı filozof Marcus Aurelius (121-180), iki bin yıldan fazla bir süre önce, ‘Kişinin kendi aklını kullanarak düşünmesi, başkasının kölesi değil, kendisinin efendisi olmasıdır’ demiştir.”
Ekrem İmamoğlu’nun ülke “tarihin en ağır siyasi operasyonuyla” başlıyan şu son 11 ayda yaşadıklarımıza bir bakın. Suç varsa elbette ki soruşturulur. Ceza varsa, gerekiyorsa elbette verilir ama hukukla, adaletle verilir. Siyasi operasyonla, intikamla, gözdağıyla, ibretlik işlerle değil. Vicdanla ve yasayla verilir. Bu ülkenin ihtiyacı daha fazla korku değil, biraz olsun adalettir.
Mesele hâlâ siyah beyaz olarak kendi bakış açımızın çizdiği sınırlara mahkum etmemiz ve ‘ötekileri’ kötü ve yanlışın sorumlusu olarak görmek isteyip, öyle de tanımlamamız. Her iki taraf da böyle davrandığı ölçüde, içsel çatışmanın siyaset alanında ‘çözülmek’ durumunda kalması kaçınılmaz…
Üçüncü Cumhuriyet’in militan “laik fikir” taraftarları ile ultramontanist Katoliklerinin diğerini ötekileştirmekle kalmayıp “canavarlaştıran” söylemleri sonrasında Renouvier’in de belirttiği gibi aralarında tek bir ortak paydanın kalmadığı “İki Fransa” 1945 sonrasında beklenmedik bir suhûletle “Fransa”ya dönüşmüştür.
TÜRKİYE ORTAK PAYDALARINI YENİDEN KEȘFEDECEK…
Benzer şekilde “İki Türkiye” de ne kadar çatışırsa çatışsın neticede ortak paydalarını yeniden keşfedecek, ortak tarihini inşa edecek, eğitim benzeri konularda uzlaşmaya varacak, kutsallarını çatıştırmamayı öğrenecek ve ortak bir tasavvur etrafında birleşecektir.
Çünkü, ister bireysel ister toplumsal düzeyde olsun, insan ilişkilerinde sevgi ve sulh-i sükûn asıl, öfke ve kavga ârızîdir. Fıtraten de bu böyledir, dinen de… Hz. Peygamber Mekke’yi fethedince de kan davası gütmedi, rövanşist davranmadı; “Entüm tulakâu” (hepiniz serbestsiniz) diyerek temiz bir sayfa açtı; Hz. Yusuf’un Kur’an’da geçen bir sözüne atıfta bulunarak, bu tutumun peygamberî-evrensel bir ahlak ilkesi olduğuna işaret etti. Bugün Müslüman toplumumuzun hâlâ bu öğretiye ihtiyacı var.
En etkili bilim kurgu ve fantastik eserleriyle tanınan Amerikalı yazar Ray Bradbury, “Fahreheit 451” adlı kitabında (Çev : D. Körpe, İthaki Yayınları, 2021) şöyle der :
“İnsanlar neden insanlara acı vermek istiyor? Sanki dünyada yeterince acı yokmuş gibi.. Her birey kendi içinde dışarıdan görünmeyen savaşlar verir. Dünyanın ve yaşamın kendi başına getirdiği acılar zaten herkesi yeterince yorarken bu mücadelelerin üzerine eklenen her türlü kötü niyet, yaşamı herkes için daha da çekilmez hale getiriyor. Oysa insan ilişkilerinin amacı hayatın yükünü çoğaltmak değil, o yükü omuz omuza vererek taşınabilir hale getirmek olmalıdır. Nezaket ve hoşgörü bir lüks ya da tercih değil; bir arada yaşamanın, birbirimize tutunmanın zorunlu zeminidir. İnsan, başkasının ağırlığını hafiflettiği ölçüde kendi ruhundaki yükten de arınır. Çünkü yaşamanın gerçek anlamı birbirinin yoluna taş koymakta değil; bu zorlu yolculuğu biraz daha katlanılır, biraz daha ‘insanca’ kılmakta yatar.”
HEPİMİZİN BİR KAYNAȘMA VE SAYGIYA İHTİYACI VAR
Kimsenin acısı diğerinden az veya çok olamaz. Özgürlük ve sorumluluk üzerine inşa edilecek bir kaynaşmaya ve saygıya hepimizin ihtiyacı var.
Fikrimiz, siyasi tavrımız ne olursa olsun, vicdanımızda şu sualin cevabını arayalım: Eski kavgaları kaşıyarak oy toplamak için her birimizi kendi ideolojik siperlerimize kapatan kutuplaşma mı iyidir? Yüz yıldır bunu yapıyoruz ve hiç bir devirde Uzak Doğu performansını gösteremedik… Yoksa, inanç, fikir ve hayat tarzlarını sivil özgürlükler olarak kabul edip siyasetin çağdaşlaşma, ekonomik kalkınma, eğitim, sağlık, bilim, teknoloji gibi alanlara yoğunlaşması mı iyidir?… Bunu başaran toplumlar bizim gerimizden geldiler, bugün 30 bin dolar seviyesine çıktılar!
Vicdanlarımızı partizanlık mengenesinden çıkarıp düşünelim bunu.
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.
Bordeaux, Cuma 13 Șubat 2026
Not : Antakya Toplumcu Halk Gazetesi’nin imtiyaz sahibi Sinan Seyfittinoğlu’nu bir yıl önce kaybettik. Ama kaybettiğimiz sadece bir gazeteci değildi. Basın camiasında Antakyamızın aydınlık yüzünün bir parçasıydı. Bazı insanlar fiziksel olarak aramızdan ayrılsa da şehirlerin hafızasında yaşamaya devam eder. Sinan da Antakya’nın hafızasına kazınmış bir isimdir. Antakya onu unutmayacak. Unutmayacağız… Ailesine, yakınlarına, okurlarına, tüm sevenlerine baş sağlığı dileklerimi iletiyorum, Allah’tan rahmet diliyorum.
