Müjdem Var
Milleyha’da av yasaklanıyor

Müjdem Var<br>Milleyha’da av yasaklanıyor

“Milleyha, seyyah hayatımda ilk kez durmamı ve durduğum yerde mevsimlerin geçişini izlememi sağladı” diyecek kadar bağlandığı coğrafyanın insanlarına seslenen, kuş gözlemcisi ve fotoğrafçısı Emin Yoğurtçuoğlu, “Orayı ellerinden alırsak, milyonlarcasının ölümüne sebebiyet veririz” dediği yaşam alanı için keyifle gülümseten bir haber verdi.

Röportaj/Tamer Yazar

İtiraf edeyim mi? Aslında birçoğumuz itiraf etsek mi? “Kuş Dedektifi” olarak da bilinen ünlü kuş gözlemcisi ve fotoğrafçısı Emin Yoğurtçuoğlu, Hatay kamuoyu gündemine taşıyıncaya dek, haberimiz çok da yoktu, Milleyha’dan, orada olan bitenden, bu kadar canlıya ev sahipliği yaptığından, kaçak avcılardan, öldürülenlerden, onu yok edilme noktasına taşıyan kirinden, çöpünden!

Bugün, onun başlattığı adımlar, Ankara’ya kadar ulaştı ve Hatay’ın Samandağ ilçesindeki Milleyha, artık tescilli bir sulak alanı olarak koruma altında. Aslında konu sadece Milleyha da değil! Bizleriz… Çevremize dair olup bitenden habersiz, hallerimiz!

Bugün, biraz da bu yüzden, yerel bir uyanışı, Hatay coğrafyasının belki de en değerli doğal yaşam alanının kurtuluşunu konuşalım istedim. Konuğumuz, Emin Yoğurtçuoğlu’na, hem bize ait bu hikâyeyi sorduk, hem de ona dair merak edilenleri, hayatını, seyahatlerini, hayallerini, beklentilerini.

O, ülke coğrafyaları arasında mekik dokurken, içinde yaşadığı çevre ile barışık, ama onu da anlayan bir nesil için mücadele ediyor aslında. Fotoğrafladığı kuşlar daha özgür kanat çırpsın diye verdiği mücadeleye de çağrı yapıyor.

O zaman gelin, ilk soruyla başlayalım sohbetimize…

Ankara TED Koleji, ardından gidilen Başkent Üniversitesi Turizm ve Otelcilik Bölümü ama… Emin Yoğurtçuoğlu’nu bugün bir Doğa Fotoğrafçısı ve Kuş Gözlemcisi haline getiren ne oldu?

Aslında okullardaki seçimden çok, çocukluğumdaki hayallerin peşinden koşmayı başarmış biriyim. Çok küçük bir çocukken, arkadaşlarımla top peşinde koşturmak yerine, bolca fen ve coğrafya bilim kitaplarını okurdum. Uzay, dünyanın oluşumu, dağlar, fırtınalar, hastalıklar… 7-8 yaşındayken bile bu kitapları kütüphanelerde bulup okurdum.

Doğa ve hayvanların hayatıma girmesi, bu saydıklarımın, o dönemde ulaşılması zor olmasıyla alakalı. Yani İstanbul’da yaşayan bir çocuk olarak, evden çıktığımda patlayan bir yanardağ göremezsiniz, ama evinizin balkonuna ya da önündeki ormana envai çeşit kuşlar gelir.

Bu merakım, ansiklopedilerde gördüğüm kuşların bazılarını yaşadığımız çevrede görmemle arttı. Seyahat etmeyi, küçük yaşlardan itibaren çok seviyordum. Bu sevgi, “Acaba o dağda hangi hayvanlar vardır, şu ormanın içinde ne kuşlar vardır” diyerek, bir ilgiye döndü. 12 yaşında, ilk gözlem kayıtlarımı tuttum. Ankara Koleji’ni kazanınca da oraya taşındık. Turizm ve Otelcilik Bölümü beni bunalttı, ayrıldım ama… İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden davet aldım. “Yaban Hayatı Bölümümüz var, niye buraya gelmiyorsun” dediler. Şaşırmıştım. Apar topar sınava girip, İstanbul’daki bu şirin bölümü kazandım.

Sadece Türkiye’de de değilsiniz! Geçtiğimiz günlerde İran’daydınız. Bu seyahat programını sizin adınıza yapan bir organizasyon mu var, yoksa her şeyi kişisel olarak siz mi ayarlıyor ve koordine ediyorsunuz?

Tamamen kendim organize ediyorum, ama bazen hazır programlara da davet alıyorum. Herhangi bir organizasyon içinde değilim ve bu beni daha özgür kılıyor. Yani birçok farklı organizasyonun davetleri ile ilgilenebiliyorum. Genelde bazı ülkeler, ülkelerinin tanıtımları için beni çağırıyor. Yapacağımız işleri bitirdikten sonra, kalış süremi uzatıp, ülkenin görmek istediğim bölgelerini gezebiliyorum. Misal 2012’de Mısır’a ilk gittiğimde, 2 haftalık bir göç sayım projesine katılmıştım. Projeden kazandıklarımızla bir araç kiralayıp, 3 hafta Mısır’ın her yerini dolaşmış, 3600 km yol yapmıştık. Buna benzer çok örnek var. Bazı organizasyonları da direkt ben hazırlıyorum. Bir tur planlıyorum, bir keşif turu… Katılmak isteyen şanslı insanları kendim seçiyorum. Muhteşem bir ekspedisyon gerçekleştiriyoruz.

Merak edilen bir şey var… Emin Yoğurtçuoğlu, bu işten nasıl bir gelir elde ediyor ki, bu denli bir seyahat programını ve buna dair ekipmanları finanse edebiliyor? Bu konuda, diğer sosyal medya popüler kimlikleri gibi, sponsorlar mı devrede? Yoksa her şey cepten mi ödeniyor?

İnsan, parayı düşündüğü zaman başarıya ulaşamaz. Başarı da elde etmek istediğim bir şey değil aslında. Ben sadece, kendi meraklarımı, bu dünyada bana bahşedilen yaşamın gözünden görmek, deneyimlemek istiyorum. Bunun için de ne çok para olmasına gerek var, ne de çok yırtıcı olmaya… Ben, yaptığım işleri iyi yapıyorum, bu yüzden başarılı oluyorum. Başarılı olanlar da bir şekilde duyulur ve birçok yerden kazancı olur. Ben, kazandıklarımın birçoğunu, kendi gezilerimi organize etmede kullanıyorum ve ulaşılması güç kaynak kitaplara harcıyorum. Ev ve araba, arsa gibi ilgi alanlarım yok. Belki de olmalı, bilemiyorum. Bu ayrımları yapacak bir kafa yapım yok. Özgürce, dilediğim gibi yaşıyorum. Bu da sanırım, beni ve hayatımı özgün kılan taraflardan birisi.

Samandağ Milleyha’nın, resmi olarak sulak alan ilan edilmesinde sizin rolünüz yadsınamaz. Sosyal medyadan bir anda bu kadar çok insanı ve kurumu haberdar edip, harekete geçirmek gerçekten de çok önemli. Ancak hala sorunlar var sanırım! Sizce, varılan finalde hala eksik olan parçalar nedir?

Çok basit aslında. Madem özgürce kendi karakterimi anlatıyorum, Milleyha’nın da çığlığını duyarak, burada bu kadar kaldığımı bilmenizi isterim. Nedir Milleyha’nın çığlığı? Doğanın, bir yaşam örgüsü ve döngüsü var. Mevsimler akar, aylar geçer. Yaşamın özünden kopmuş insan canlısı, “bütün dünya kendisi için var” zanneder. Her şeyi kendine göre planlar, yapar. Gelişen teknoloji ile de bu bencil yaklaşım, doğa için yıkımı hızlandırır. Milleyha, Asi Nehri ağzında var olan bir delta ekosistemi, bir lagün. Zaten oldukça hor kullanılmış. Ölmek üzere olan bir tabiat parçası. Milyonlarca kuşun göç ederken durduğu yer. Endemik bitkilerin yaşadığı nokta, kaldığı son yer. Suyun var olduğu yer.

Hatay gibi özel bir yerde, koskoca Amik Gölü, milyonlarca senelik bir oluşum, bir kişinin dudakları arasından çıkan emirle, birkaç senede yok edildi. Bu, büyük bir pişmanlık. Büyük bir darbe. Milleyha’da da aynısı yapılıyor ve çok az insan farkındaydı. İnsanlar, ellerindeki verimli toprakların üzerine, dağlardan getirdikleri dev kayaları dolduruyor. Niye? Zamanında peşkeş çekilmiş. Denizin içi bile satılmış. Kamunun, halka ait olan kıyı hattında insanlar ev yapıp, o muazzam hassas bitkileri sürüyor şu an. Tek dertleri, yapılaşma ve imar. Peşkeş çekilen bir yerde buna izin verilirse, herkesin tepki koyması gerekir. Burası, yaşamın baş duraklarından biri. Milyonlarca hayvan, Hatay’dan boşuna geçmiyor. Denizin üzerinden ve çölden geçemiyorlar. Kış yaklaşırken, milyonlarca kuş, Avrupa ve Sibirya üzerinden harekete geçip, Anadolu’da buluşuyor. Oradan da Hatay’a gelip geçiyor. Bu, kervanların göç etmesi gibi bir şey. Peki, han nerede? Durup dinlenecekleri, yemek yiyecekleri handır, Milleyha. Orayı ellerinden alırsak, milyonlarcasının ölümüne sebebiyet veririz. Amik Gölü zaten gitti. El kadar kalmış bu ufacık yer de giderse, bütün bu canlıların ahını alırız. Başımıza daha çooook korona gelir. Çocuklarımız hiçbir şey anlamaz. Çünkü babalarının neyi yok ettiklerinden haberleri bile olmaz. Ben, o yaşamı bizzat orada yaşadığım için, geleceğe bu bilgiyi aktarmak için ve Milleyha’yı tek başına bırakıp, günah işlememek için, doğru adımlar atılana kadar ayrılamayacağım bu güzelim yerden. Milleyha, seyyah hayatımda, ilk kez durmamı ve durduğum yerde mevsimlerin geçişini izlememi sağladı.

Bu konuda, Hatay Valisi Rahmi Doğan ile de bir araya geldiniz. Bu görüşme, bürokratik bir tanışma talebi mi oldu sadece, yoksa çevre adına ciddi bir işbirliği buluşması mı?

Milleyha’da yaz aylarında bir kanal açıldı. Birkaç gün muhatap aradım. Gölün, zaten yaz sonu suyu iyice azalıyor. Doğal bir döngü bu. Ancak gölün havzası içine bir gecede açılan kanal, olan suyu da hızla çekmeye, kurutmaya başladı. O sırada gölde 3 bin civarı kuş konaklıyordu. 5. günün sonunda daha fazla dayanamadım. Yetkililerden de bir ses çıkmayınca, sosyal medyam üzerinden isyan ettim.

Sosyal medyada isyan etmek kolay bir şey değildir. Düşünün, bir sabah uyandığınızda, “hadi, bütün Türkiye’yi ayağa kaldırayım” demek istemezsiniz. Bunun sorumluluğu ağırdır, bunun yükümlülüğü çoktur. Konu birçok yere çekilebilir, o yüzden de ifadeleriniz net ve konunun da anlaşılır olması gerekir. Yani kısacası, böyle bir isyan, insanı fazlasıyla gerer. Ancak zaten benim bir duruşum var. Doğanın yanında olduğum, insanlar tarafından biliniyor. Milyonlarca kişiye etki edebiliyorum.

Aslında huzurlu ve mutlu bir yaşantım var. Kuşların ve doğanın içinde ne kadar kötü biri olabilirsiniz ki? Neticede, içi gülümseyen bir insanım. Sosyal medyada yüzümdeki acı, cümlelerim, isyanım, benim gerçekten patladığımı ve bardağı taşırmış bir iş olduğunu gösterir takipçilerime. Onlara güveniyorum. Her zaman, beni iyi tanıyor ve anlıyorlar.

Bu isyan, bir anda Türkiye’nin gündemine oturdu. “Her şerde bir hayır vardır” derler. ATSO ile Milleyha için bir çalıştay yapıp, burayı Türkiye’ye tanıtmak istiyorduk. Kendiliğinden oluverdi. Hem Samandağlılar, hem Hataylılar, hem de bütün Türkiye, Milleyha’dan haberdar oldu. Kanal kapatıldı, bu kadar hassas sahaların ne kadar korumasız olduğu görüldü.

Bir günde, bu kadar büyük değişikliklerin bu denli yok edici gücünün olduğu, binlerce yıllık alanlarda bunların ne kadar kolayca yapılabildiği anlaşıldı. Neticede, Milleyha’da kanal, doğaya ve bizlere indirilmiş bir kılıç darbesidir. O yarayı ben aldım, üstlendim. Ancak doğanın ve yaşamdan kopmamış insanların gücü, bir kılıç darbesinden çok daha fazladır. Yani Milleyha’ya kalkan olduk. Bir darbe, sonraki darbelere engel oldu. Vali Bey’le de gene bu şekilde tanıştık. Zaten daha önce de bu olaylar yaşandığından, dolaylı olarak iletişimdeydik. Saha, ava açık olduğundan, nadir türlere de ateş edilip öldürüldüğü, yeterli denetimin olmadığını belgeledim. Bir Büyük Ak Balıkçıl, kalbinden vurulmuş bir halde bulundu. Vuranlar, ölüp ölmediğini kontrol etmemiş bile… Acılar içerisinde kalmış, bembeyaz tüyleri kanla boyanmıştı.

Rahmi Bey beni çağırdı. Buranın, kesinlikle ava kapatılması gerektiğini söyledim ve Milli Parklar’da çalışan sayısı yetersiz olduğundan, Jandarma’nın bölgede aktif olarak yer alması gerektiğinden bahsettim. Konuyu da yakından takip ettiğinden, kendisi hemen gerekli yerlere bilgi verdi. Sayesinde kuşlar kurtuldu, biraz rahat ettiler. Bunu, 22 Kasım’da alana iniş yapan ve soyları 1000’den az kalan Toy Kuşu geldiğinde anladık. İnsanların görmek için sıraya girdiği, devasa Toy Kuşu, resmen Milleyha’ya geldi. Tedirgindi. Başında nöbetleşe bekledik, sağ salim alandan ayrılana kadar.

Müjdem var… Alan, 7 Mart’tan itibaren tamamen ava kapatılacak. Yani önümüzdeki dönem, tüfek sesi hiç olmayacak. Ne diyelim? Bir kuş ölür, bin tanesinin yaşamasına vesile olur. O Büyük Ak Balıkçıl’ın yüzündeki acıyı unutmayacağım. Onun akrabaları rahat etsin diye savaşacağım. Ayrıca bölge, Emniyetin sorumluluğunda. Yani Polis bakıyor. İlçe Emniyet Müdürümüz Asuman Hanım, o günden sonra bölgede göz açtırmadı. Kaçak av yapan birçok kişiye ceza kesildi. Yasal avlananlar dahi, “burada koruma çalışmaları yapılıyor” denip gönderildi.

Bu süreçte hem polislerle, hem halkla, hem de yasal avcıların çoğuyla konuştuk. Hatta kaçak av yapanlarla bile oturup konuştum defalarca. Çoğu sağ olsun, tüfek bıraktılar.

Sorunumuz şu esasında… Daha önce kimse gelip, ciddi ciddi bu meselelerle uğraşmamış. Temennim şudur ki, Türkiye’deki bütün okullarda, hem genel bir doğa bilgisi, hem de yöresinde yaşayan komşu hayvanlar ve bitkiler hakkında bilgi verilmesi, uygulamalı dersler konulması. Konu, bizzat eğitimden geçiyor.

“Hayata, doğaya, insanlara dair üstlendiğim bir misyon var”, dediğiniz oluyor mu hiç?

Yaş ilerledikçe, bu duygu daha çok ortaya çıkıyor. Zaten yukarıda bu soruya örnek olacak birçok cevap verdim. Hayat, anlardan ve döngülerden oluşur. Babam, şöyle derdi eskiden: “Para ve peri masalları, aynı dinden gelir…”

Kuşlar, benim hayatım olmuş, benim yolum olmuş. Kanatlarında taşıdıkları sevgiyi görebiliyorum. Kuş olmuşum, uçuyorum. Onların peşinde bazen savruluyor, bazen birden önlerine çıkıp, şaşırtıp, şaşırıyorum. Misyonum, yaşadığımız bu muhteşem yerküreyi, kuşların kanatlarının altında toplanıp, etrafımdaki insanlara anlatmak.

Kuşların siyaseti, gereksiz düşmanlıkları yoktur. Bütün hayvanlar için geçerli bu. Kuşları tanıdıkça, kendi tabiatınızdaki sınırlar genişler, dünyayı ve yaşamı anlama biçiminiz değişir.

Şöyle demişsiniz, bir söyleşinizde; “Bir kuş olsaydım, Albatros olmak isterdim. Sürekli denizdeler ve karaya çok nadir ayak basıyorlar.” Böylesi bir hissin, şehre geri dönüşünde yaşadığı şey nedir?

Şehirlere pek girmemeye özen gösteriyorum. Eskiden Kadıköy’de yaşardım, İstanbul’da. Artık arkadaşlarım hariç, pek özlediğimi söyleyemem. Zamanımızı çalan trafik, duymaktan artık fark edemediğimiz bir gürültü kirliliği… İnsan özgürleştikçe, kafeslerden uzak durur.

Şu ana kadar çektiğiniz pozlar ve tespit ettiğiniz kuşların türleri inanılmaz olmalı. Görseli bu kadar zengin bir koleksiyonu, bir gün kişisel bir sergiyle paylaşma fikriniz var mı?

Sergi olayı, zahmetli bir iş. Ancak bir sponsor olursa, “Hatay’ın Kuşları” ya da “Milleyha’nın Kuşları” sergisi açmak isterdim. Hataylıların, şehirlerinde vuku bulan bu muhteşem döngüden daha fazla haberdar olması ve sahiplenmesi gerek.

Instagram, Facebook, YouTube, Twitter… Sosyal medyada sizi yüz binler takip ediyor. Peki, isteyen ve talep eden biri, sizinle bu yolculuklarınızdan birine katılabilir mi?

Katılabilir. Genelde ben, yalnız gözlem yapmayı severim. Yanımda biri olduğu zaman, yaşadıklarımı tercüme etmeye başlarım. Aslında yaşamın kendisine kendimi o kadar kaptırdım ki, eskisi gibi tur vs organize edemiyorum. Canlı yayında kalmayı tercih ediyorum. O anlarda yanıma kim gelirse, hayatın kendisi nasıl bir yol çizerse, onunla akmayı tercih ediyorum. Yani bu, “şanslıysanız, şirinleri bile görebilirsiniz” demek gibi oldu ama…

Bir gün elbette karşılaşırız bir yerlerde. Ben de, Milleyha’yı kurtarırsak, oraya yabancı kuş severleri getiririm. Hatay’ımıza ve ülkemize bir katkımız olur.

Dikkatimi çeken bir ifadeniz var: “Hayat Kısa. Onu Kertikle!” Bu, tam olarak ne demek?

Aslında tam olarak öyle değil. “Hayat kısa, haydi kuşa”, benim mottom. Bu, zaten epey açık. Kertik ise farklı bir şey. Biz, kuş gözlemcileri, gördüğümüz yeni bir kuş türü olduğunda seviniriz. Buna “kertik atmak” deriz. Çentik gibi bir şey.

Ülkemizde en çok kertik atmış olan kişiyim. 495 kuş türünün 452’sini görüp, kayıt altına aldım. Bu, muhteşem bir şey. Çünkü ülkenizi karış karış bilmenize vesile oluyor. Nerede, ne kuş olur, hangi vadiden ne çıkar, hangi yol seni nereye götürür…

Birçok yeni kertiği, son bir senede Milleyha’da bulduğumuzu da eklemeliyim. Arap levhası üzerinde olduğundan, Türkiye’nin geri kalanından çok farklı bir coğrafya. Buraya gelen kuşlar da bu yüzden çok farklı. Türkiye’de tek, diyebilirim. Mutlak surette el bile değmemesi ve eko turizm seçenekleri değerlendirilerek faydalanılması lazım. Dünyada, benim gibi olan milyonlarca insan var. Bu, çok büyük bir hobi.

Son olarak… Antartika’dan Moğolistan’a, Dünya’da şu ana kadar sayısız coğrafyada mola almış biri olarak, bu yolculuklar ne zaman biter? Ya da nasıl bir finalle biter? Bir hayaliniz var mı?

“Hayat kısa, hadi kuşa”, bence bu sorunun tam cevabı. Kuşlar uçtuğu sürece, gözlerimi onlardan ayıramam. Gözlerim gördüğü sürece de onları izleyeceğim. Gözlerim görmediğinde, kulaklarımla dinleyeceğim. Öldüğümde de, sanırım bir kuş olup gideceğim… 🙂

Teşekkürler