Müslüman ülkeler neden geri?

Zengin enerji kaynaklarına sahip olmalarına rağmen, demokrasi ve gelişme yolunda bir türlü mesafe alamayan ülkelere en iyi örnek Ortadoğu’dur. Ortadoğu ülkeleri, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra da sömürge anlayışına devam etmiş, otoriter siyasi rejimlerle yönetildiklerinden demokratik yönetimi ve ekonomik başarıyı sağlayabilecek kurumlar oluşturamamıştır. Oysa yüzyıllarca İslam dünyası uygarlık ve başarının öncüsüydü, Müslümanlar, yüzyıllar boyu dünyadaki en büyük askeri ve ekonomik gücü temsil etti. 9’uncu ve 12’nci yüzyıllar arasında İslam Dünyası Bizans’ın ilerisindeydi. Farabi, Al Khwarizmi, Ömer Hayyam, Al-Razi, Al Rawandi, İbn-Sina, İbn-Rüşd gibi filozoflar ve bilim insanları, bilim ve sanatta insanlık tarihindeki en büyük başarılara imza attı. İslam dünyası, bu dönemde altın çağını yaşadı.

***

Osmanlı Devleti 600 yıl boyunca İslam coğrafyasında yaşamış olan İbn-Sina ve İbn-Rüşd düzeyinde tek bir filozof ve bilim insanı yetiştiremedi. Osmanlı; uygarlığa gözünü kapadı, bilime ve felsefeye geçit vermedi. Oysa Avrupalılar, 15-16’ncı yüzyılda Rönesans’ın oluşturduğu yeniden doğuş sayesinde bilim, sanat ve teknolojide İslam dünyasını geride bırakan büyük gelişmeler sağladı. Müslümanlar ise, uzun süre bu gelişmelerin farkına varamadı. 18’inci yüzyıla kadar, yalnızca Frengi hastalığı ile ilgili bir kitap Avrupa dillerinden Ortadoğu dillerine çevrildi. 1699’da, Karlofça Anlaşması ile Osmanlı Devleti büyük toprak kaybına uğradı. Karlofça, Osmanlı İmparatorluğu tarihinde, yenilmiş bir Osmanlı’nın zafer kazanmış Hıristiyanlarla yaptığı ilk anlaşma olması nedeniyle önem taşır.

***

Kâfir icatlarını öğrenmenin veya kâfir öğretmenlerden ders almanın dinen caiz olup olmadığı tartışıldı. 1450’lerde icat edilen Matbaa, 300 yıl sonra Osmanlı Devleti tarafından kullanılmaya başlandı. 1729’da kurulan matbaa çoğu tarih, coğrafya ve yabancı dil alanında 17 kitap bastı ve 1742’de kapatıldı. 1784’te padişah fermanıyla yeniden açıldı ve ancak 1796 yılından sonra Türkçe ve Arapça baskı yapabilen matbaalar kurulabildi.

Bin yıllık rakibi Hıristiyan dünyasıyla karşılaştırıldığında, İslam dünyası yoksul ve bilgisiz kaldı. 20’nci yüzyılın özellikle ikinci yarısında, İslam ülkeleri için çöküş daha da hızlandı. Beş Müslüman devlet, yarım milyon Musevi’nin 1948’de Filistin’de bir devlet kurmasını önleyememiş, 1967, 1973 Arap-İsrail Savaşlarında, İsrail’den daha güçlü olmalarına rağmen Arap Ülkeleri varlık gösterememişlerdi.

Yaygın ve kabul gören bir görüşe göre, Batı ülkelerinin gelişmesinin temel nedeni, kilise ve devletin ayrılması; toplumun laik yasalarla yönetilmesidir. Müslümanlarca kutsallığın kaynağını oluşturan ve yaşamın her alanını düzenleyen tek yasa ise şeriattır. İslam ülkeleri ile Batı’nın yaklaşımlarındaki bu farklılık, önlenemeyen yolsuzluk yöntemlerinde de açıkça görülür. Batı’da para piyasada kazanılır ve iktidarı satın almakta kullanılır. Doğu’da iktidar ele geçirilir ve öylece para kazanılır.

***

Müslümanlar, laiklikle ilk kez Fransız Devrimi’nde tanıştılar. Ama sadece bir Müslüman ülke, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Mustafa Kemal Atatürk’ün stratejik öngörüsü sayesinde laikliği bir ilke olarak kabul etti. İslam’ı anayasadan çıkardı, şeriatı yasal alan dışına koydu ve çağdaşlaşma yolunda hızla ilerledi. Sonuçta, Müslüman ülkelerde yaygın olan kökten dinci yönetim sistemi ile Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Laik Demokrasi örneği karşımıza çıktı. Birincisinde, biat kültürü ile şuursuz bir itaat gelişmiştir. Bu sistemde; ülkenin yolsuzluklardan ve kötü yönetilmekten kurtulma mücadelesi, konuşma ve araştırma özgürlüğü, kadın erkek eşitliği yoktur. İslam dünyasının bugünkü geri kalmışlığının nedenleri, işte bu özgürlüklerin yokluğudur. Mustafa Kemal Atatürk’ün Laik Demokrasi sisteminde, akılcılık ve bilim ön plandadır; biat kültürü değil sorgulama kültürü gelişmiştir. Türkiye’de Atatürk’ün mirası da korunamadı. Laiklik, başörtüsü tartışmaları düzeyine indirgendi. Türkiye; Irak, Suriye, Yemen, Afganistan, Libya olmamışsa, bunun ana nedeni Atatürk’ün devrimleri ve özellikle laiklik sayesindedir.

***

1923’te Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte, sorgulayan akıl; erdemli duruşu, insan onurunu, doğal hak ve özgürlükleri belirledi. Toplumda, kadın eşit duruma getirildi. Atatürk, Türk Kadınına seçme ve seçilme özgürlüğünü 1934 yılında verdi. Fransa ve İtalya 1946’da, İsviçre ancak 1971 yılında kadınlara bu hakları verdiler. Türkiye, diğer Müslüman ülkelere örnek olacak şekilde modern, çağdaş bir yapıya kavuşturuldu.

Özetle, Batı’da siyasi iktidarlar topluma hesap vererek, denetlenirler.  Müslüman ve otoriter ülkelerde ise ele geçirilen siyasi iktidar, hesap vermeden tek kişi ya da belirli bir grup tarafından kontrolsüzce kullanılır. Güney Kore ve Kuzey Kore gibi dünya üzerinde coğrafi olarak yan yana olup da politik, ekonomik ve sosyal açıdan birbirinden çok farklı birçok ülke var. Oluşturulan politik kurumların farklı oluşu, sınırın iki yanına tümüyle değişik yaşamlar sunmakta ve ekonomik refah açısından kıyaslanamayacak bir fark yaratmakta.

***

Gelinen noktada, Ortadoğu; tarihten hiç ders almayan, aşiret yaşamından toplum düzenine bir türlü geçmeyi başaramayanların coğrafyası olma yolunda hızlı adımlarla ilerlemekte kararlı. Başkalarından satın aldığı silahla birbirini öldüren ve başkalarının bulduğu ilaçla iyileşmeye çalışan bir geri kalmışlığın öyküsüdür Ortadoğu…

İtalyan düşünür, Giordano Bruno, 1.600’lerde; “Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır, yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Allah’ı kullanırlar.” demişti. Çok doğru söylemiş…

Özet Kaynakça:

Francis Fukuyama, Siyasi Düzenin Kökenleri, 2011; D. Acemoğlu, J. A. Robinson, Güç, Refah ve Yoksulluğun Kökenleri, 2013; Bernard Lewis, What Went Wrong? (Yanlış Giden Ne Oldu?), 2002.