Notaları, dünya turunda

Notaları, dünya turunda

Fluttery Records tarafından piyasa sürülen ilk albümlerinde notaları tamamen kendilerine ait 8 parça ile Amerika’dan Japonya’ya müzik marketlere giren 3’ü Hataylı biri Bursalı 4 genç ismi bir araya getiren Katre ile buluştuk, Post/Progressive-Rock’ı doğu ezgileriyle batıya taşıyan hikâyeyi ilk elden dinledik.

Doğu kültürünün oryantalist tavrını Post-Rock ile birleştiren ‘Katre’ noktasında ürettikleri şarkılarla hayat okyanusuna bir damlacık kattıklarını söyleyen ve ilk albümlerini 18 Şubat’ta çıkartan Hasan Koç (32), Hüseyin Koç (30) ve Aycan Meryumoğlu (31) ile bir araya geldik, post/progressive-rock türevlerini doğu ezgileriyle sentezleyen notaları üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Grubun dördüncü üyesi Okaner Ertuğrul’un yer alamadığı müzik sohbetimizde, ilk albümleri olan Encounters (Karşılaşmalar) ile Türkiye’nin çok ötesine, ABD-Japonya ve Almanya pazarına giren, internet üzerinden albümlerini tüm dünyada satışa sunan bu ‘3 farklı ülke ve 4 farklı şehirde yaşayan’ 4 genç isim, hayallerini notaları noktasında bekletenler için de çok şey anlattı. Unutmadan… Onları bir araya getiren grubun ismi, eski bir Arapça kelimeden, damla anlamına gelen KATRE’den. Başlayalım mı?
Bildik Rock müziğin teknik ve kompozisyon sınırlarını zorlayan ‘progressive’ Rock noktasında müzik yapıyorsunuz. O sınırları zorlamak ‘neye’ dair?
Hasan Koç- Rock müzikte genel kanı, seslerin perdeli oluşudur. Genelde kullanılan tarz budur. Biz, bu albümde, perdesiz seslerle, yani sesler arasındaki o sınırı kaldırarak bir şeyler yapmaya çalıştık. Bence burada zorlanan sınır buydu. Bu bir anlamda, doğu coğrafyasında büyümüş, ancak Rock ya da Metal müziği özümsemiş 3-4 tane adamın batı müziğini nasıl yorumlayabileceği noktasındaydı. Oradaki perdesizlik, o sesin sonsuzluğu ve devamlılığı biraz sınırları zorlar gibi oldu. O bir yeniliktir.
Bu konuda bir anekdot paylaşayım sizlerle. Kısa bir süre önce, Progressive Rock’ın Amerikalı efsane topluluğu Dream Theater’a bir arkadaşımız vasıtasıyla soru yöneltme şansımız oldu. Grubun gitaristine, ‘perdesiz gitar Rock müzikte neden kullanılmıyor’ diye bir soru sorduk. Verdiği cevapta, ‘böyle bir şeyi hiç düşünmediğini, bunun çok mantıklı olduğunu, ama cevabını da bilmediğini söyledi. O anlamda, Progressive Rock müziğin üstadı bile bu soruya tam olarak cevap veremiyorsa, bence bizler o noktada sınırlara biraz yaklaşmış olabiliriz.
Hüseyin Koç-Bizdeki müzik dinleme geçmişi, Progressive Rock’a ya da Progressive Metal’e, Dream Theater grubu ile kaydı. Dream Theater gibi progressive tarzda müzik yapan birçok grubu dinledikten sonra, dinleme tarzımız Post-Rock’a daha çok kaydı. O nedenle, bu albüm progressiveden çok bir Post-Rock albümüdür diyebiliriz.
Hasan Koç- Aslında burada önemli olan, deneysel bir şeyler yapıyoruz, ki bu da hepimizin üzerinde hemfikir olacağı bir nokta. Zira burada yapılan şey, sesin devamlılığını, doğu müziği tabanlı bir enstrümanla sağlamaya çalışmak… Normalde Rock müzikte de, Metal müzikte de, diğer müzik tarzlarında da sesin devamlılığını sağlamak için genelde yaylı enstrümanlar ya da klavyeler kullanılıyor. Biz ise bunu, buraların bir enstrümanı olan ya da buraların enstrümanı olmaya aday bir sazla, bir perdesiz gitarla yaptık. Bu bence bir yeniliktir. Sınırı test etmektir.
Bir canlının oluşumundan dünyaya gelişine ve ardından gelişip çevresiyle iletişim kurmaya başladığı zamana kadarki etaplar Katre’ye ilham vermiş görünüyor… Yani “Varoluş” süreci albüme de hayat vermiş… Bunu biraz açar mısınız?
Hasan Koç- Müzikal anlamda dedik ki, sesin devamlılığını kendimize kılavuz olarak alıyoruz. Peki, bunu konsept olarak, içerik olarak en iyi nasıl destekleyebiliriz? Biz, bu içeriğin en iyi temsil edilebileceği anlamın ‘varoluş’ ve ‘varoluşçuluk’ ile karşılanabileceğini düşündük. Çünkü o da devam eden bir şey. Öncesinin ve sonrasının olmadığını düşündüğümüz bir konu olduğu için de bu temayı seçtik. Mesela birinci şarkıda (Underwater World-Existence) dinleyiciye bir davetimiz var. Onlara diyoruz ki, ‘Gelin, bizim dünyamıza dalın ve oradan bir yolculuğa çıkın…’
Sadece notalardan oluşan bir albüm… Söz kullanmıyorsunuz! Peki, bu durum, anlatmak istediğinizi kolaylaştıran bir yol mu?
Aycan Meryumoğlu- Bu benim şahsi görüşüm… Enstrümantal müzikte basılan bir nota, söylenen birçok sözden çok daha anlamlı. Tabi bunu dinleyicinin takdirine bırakmak lazım. Mesela oradaki notanın vermiş olduğu hissiyat acı da olabilir, hırs da olabilir, öfke de olabilir. Bu anlamda, enstrümantal müziğin güzel tarafı, bireysel yoruma daha çok açık olması. Sorduğunuz nokta ile alakalı birkaç eleştirmenin ifadesi de şu yönde… ‘Burada vokal olsaydı daha iyi olmaz mıydı?’ Net olan şu ki, bu göreceli bir kavram. Ama baktığınızda, notanın bir ucu bucağı yok. Şöyle bir tabir vardır hani, ‘gitarı ağlatıyor…’ Böyle bir şey var gerçekten de. Gitar ağlıyor, enstrüman orada bağırabiliyor, soruyor… İşte notalarda bunların hepsi var. Öyle ki, birçok şeyi hiç bir şey söylemeden anlatabiliyor. Bir tane örnek vereyim. Mesela üstat Erkan Oğur’un rahmetli Yavuz Çetin’le yapmış olduğu Dünya adlı şarkı… İnanır mısınız, ben orada o kadar çok şey buluyorum ki! Ona söz gerekmiyor. Ama bu, bana göre… O yüzden dediğim şeye geliyoruz. Bu, göreceli bir kavram…
Hasan Koç- Eğer bir müzisyen arkadaşım gelip de bana, ‘Ben meramımı sadece notalarla anlatacağım, ama söz yazmayacağım’ dese, ‘işin zor’ derdim… Ama ben kendi açımdan baktığım zaman, sözün beni kısıtladığını düşünüyorum. Bu şekilde dinleyiciye bir şeyi sanki empoze etmeye çalışıyormuşsunuz gibi. O ’empoze’ etmeye çalıştığınız şey bence enstrümantal müzikte çok daha az.
Sizin için hangisi geçerli? ‘Biz, hissettiğimiz şeyi üretiyoruz ve asıl önemli olan şey de bu’ mu yoksa ‘gelen tepkiler yolumuzu şekillendiriyor’ mu?
Hasan Koç- Bunun çok net bir cevabı var. Biz, hissettiğimiz şeyi yapıyoruz.
Aycan Meryumoğlu- Dinleyicinin yorumu tabi ki önemli, ama bir müzisyenin hissettiği bir şeyi sunması kadar doğal bir şey yok. Varoluşumuzun nedeni de bu.
Bu uluslararası bir albüm. Aslında birçok genç grup var, sizin yolunuzda ilerleyen ya da ilerlemek isteyen. Şunu soralım mı? Onları, ne kadar pahalı ve zorlu bir süreç bekliyor?
Hasan Koç- Bu zor bir süreç. Bir defa maddi anlamda bir geri dönüşü yok! Ama böylesi bir süreçte tutkunun olması gerekiyor. Çünkü kaybedebileceğinizi bile bile içine girdiğiniz bir denklemden bahsediyoruz burada. Buna dair geçtiğimiz günlerde arkadaşlarımızla bunun sohbetini yapıyorduk ve ben şunu söylüyordum… Cervantes eğer bu çağda yaşasaydı, bizim yaptıklarımızı görseydi, şunu derdi; ‘Ben bilseydim, Don Kişot’u değil sizi yazardım!’Bu biraz da böyle. Anlayacağınız, bu iş, yel değirmenleriyle mücadeleyi gerektiriyor. Zor belki ama, tutkunuz varsa o zorluk da azalıyor.
Aycan Meryumoğlu- Normal şartlarda zor bir süreç, ama bizimki çok daha zor diyebilirim. Çünkü lokasyon olarak birbirine hayli uzak noktalarda olan kişileriz. Kimimiz Almanya’da, kimimiz Türkiye’de, ki Türkiye’de olmasına rağmen ayrı şehirlerde. Bu ateşi bu şartlarda sıcak tutmak ya da alevini söndürmemek normal grupların ortaya koyduğu çabanın 3-4 katıdır. Ama inanın, bu şartlarda bunu başarmanın hazzı da çok daha fazladır.
Hüseyin Koç-Bu anlamda bir tavsiyede bulunacak olursam, şunu derdim özetle… Bir arada olun ve tutkunuzu asla kaybetmeyin. İşin zorluğu ya da kolaylığını düşünmeden, sadece işinizi yapın.
Birçok müziksevere göre, ‘progressive’, aynı yere takılıp kalmış olanların dışında, müzikte yeni bir şeyler keşfetme arayışı… Peki, durum bu ise, sizin müzikteki arayışınız nedir?
Hasan Koç- Tarifi zor anların, mesela uzakta olduğumuz için özellikle de ayrılık anlarının, ayrılık anlarının yarattığı o tuhaf enerjinin, birleşme anlarının yarattığı o patlama ya da patlayıcı duygunun dışa vurumu, benim açımdan en sadece şekliyle müzikle oluyor diyebilirim. Nuri Bilge Ceylan tarafından yönetilen ‘Kış Uykusu’ adlı filmde Haluk Bilginer’in orada kardeşine söylediği çok güzel bir şey vardı… ‘Ağlamanın, senin bilmediğin başka yolları da var” diye. Bu, tüm duygular için de böyle aslında. Duyguları göstermenin çok farklı yolları vardır. O açıdan, yaptığımız müzikle duyguları keşfettiğimizi düşünüyorum.
Post-Progressive Rock tarzında müzik yapıyorsunuz, ama doğu ezgileri de kullanıyorsunuz. Bu sizi ‘oryantal’ bir grup mu yapıyor?
Hasan Koç- Böylesi bir tanımlamadan özellikle imtina ediyoruz. Çünkü ‘oryantal’ metal grubu dendiği zaman, Orphaned Land gibi bir takım gruplar anlaşılıyor. O anlamda ‘oryantal’ bir grup değiliz. Sadece, yaşadığımız toprakların ya da o toprakların kullandığı enstrümanların ve armonilerin biraz kokusu sinmiştir. Hepsi bu. Oryantallikle kastımız bu.
Peki, doğu armonisini batı müziği ile birleştirmek, kendinizi diğerlerine anlatma çabası mı?
Aycan Meryumoğlu- Oryantal figürleri ekleyen çok fazla grup var belki ama, ara sesleri kullananlar çok az. Bu durumu bazı metal gruplarında da dinleyebilirsiniz… Mesela darbuka kullanandan tutun, oryantal ritimleri 9/8’lik yerleştirenler çok fazla. Evet, bunu batı dinleyicisi ilk dinlediğinde şaşırıyor, hatta ilk aşamada benimseyemiyor, ama ardından var olan müziğin büyüsüne kapılabiliyorlar. Anlayacağınız bunu yapanlar var. Ritimsel anlamda var. Ama enstrümantal anlamda bunu çok fazla görmedim.
‘Bu konuda bir fark yaratıyoruz’ mu diyorsunuz?
Hasan Koç- Aslına bakarsanız, ‘bir fark yaratalım’ diye başlamadık… Ama bu anlamda bir fark arayan varsa da, bunu bizde rahatlıkla bulabilir.
Grup üyeleri, 3 farklı ülkede ve 4 farklı şehirde… Bu yapı, sizin uzun soluklu bir grup olmanızı zorlayacak bir handikap mı yoksa ‘bu durum bizi besliyor’ noktasında mısınız?
Hüseyin Koç- Baktığınız zaman, fiziksel şartlar net bir engel olarak görülüyor. Hatta bu röportaj bile bizlerin nadir bir araya geldiği zamanlardan birine denk geldi. Ama müziğe ruhsal ve duygusal olarak baktığınızda o engel ortadan kalkıyor. Bu yüzden, müziğimiz bu tarz bir nedenle bitecek ya da istenmeyecek şekillere bürünecek diye düşünmüyoruz. Çünkü o tutku olduğu sürece, Hasan’ın kafasındaki besteler ve melodiler bitmediği sürece biz bir aradayız.
Aycan Meryumoğlu- Eğer istekliyseniz ve bu işe gerçekten de gönül vermişseniz, mesafeler bir engel olmaktan çıkıyor. Bir de bizim şöyle bir avantajımız var… Biz, burada yoğrulduk. Hamurumuz burada yoğruldu. Müzik bir tarafa, bizlerin arasındaki duygusal bağ da o açıdan çok güçlü. Bunun paralelinde müziği de yaşatabileceğimize inanıyorum.
Yaratım sürecinde ya çok melankoliksinizdir, ya öfkeli ya da mutlu… Sabahın bir saatinde kalkar, gecenin bir yarısında uyanır, kelimelerinizi ya da notalarınızı sayfaya dökersiniz. Sizde bu durum nasıl ilerliyor?
Hasan Koç– Şaka yapmıyorum… Bunu yapmak için oğlumun uyumasını bekliyorum. Oğlum uyuduktan sonra, kafam çok rahat bir şekilde oturup aklımdakileri dökebiliyorum. Bu albüm için de şunu söyleyebilirim… Duygusal patlamaların yaşandığı anlar vardır hani. O tarz olaylar yaşandıkça, kafada anlardan geriye bir melodi kalıyor ve o melodi iyi bir melodiyse, kendi kendini rafine ediyor. Zaman geçse de, yani böyle bir melodiyi bir cihaza kaydetmeseniz bile, su üstünde kalıyor. Mesela, yeni albüm hazırlıklarımız başladı ve 2002’de yaptığım bir beste bu albüme girecek. Anlayacağınız, kafanızda biriken iyi bir melodi asla ölmüyor.
Peki, en çok ne öne çıkıyor? Öfke, tutku, yalnızlık… En çok hangisi?
Hasan Koç- Rock müzik kökenli bir iş yaptığımız için, ‘öfke’yi sanırım birinci sıraya koyarım. Öfke, illa ki yıkıp-dökmek değil. Ama bir şeye karşı tepkidir. Zaten Rock müzikte bize sunulan şey de saklanmış bir öfkedir.
Aycan Meryumoğlu- Beni etkileyen şey genelde yaşanmışlıklar oluyor. Bunun dışında da empati kurabilmek… Düşünün ki, bugün yanı başımızda patlayan bombaların içindeki insanları düşünüp ya da onların yerine kendimizi koyup bir şeyler yazılabiliyor, yaşananlar kompoze edilebiliyor. O anlamda ’empati’, nota yazımında benim için önemli bir etken.
Son olarak, merak edenler için soralım… Konser programınız olacak mı?
Aycan Meryumoğlu- Albüm, Şubat ayında çıktığından dolayı, sene içerisindeki festivallerin çoğuna başvurduk. Özellikle de Avrupa’daki festivallere… Ancak bu tür festivallerin planlamaları bir sene öncesinden yapıldığından dolayı bu sene için Avrupa tarafından bir konser programımız yok. Ama önümüzdeki sene için çok umutluyuz. Avrupa’da düzenlenen bazı festivallere katılmayı düşünüyoruz. Türkiye için konuşacak olursak eğer… Bu açıdan dinleyici kesimi az bir müzik. Onlara ulaşabilme, onları bir araya toplayabilme ve müziğimizi dinletebilme sorunu yaşıyorsak zaten, konser için de biraz vakit var gibi.
Hasan Koç- Aycan’ın az önce bahsettiği gibi, bu sene geç kalmış vaziyetteyiz. Ama bu kötü de bir durum değil. Çünkü festival başvurularımızdaki geri dönüşlerin neredeyse tamamı olumlu oldu. Hatta ‘Müziğinizi epey beğendik. Hitap ettiğimiz kesimi de cezbedecek gibi görünüyor. 2018 Festivali için yazışalım’ şeklinde oldu o geri dönüşler. Açıkçası bizler de canlı çalmak istiyoruz, ki bu satırları okuyup da bizlere ulaşmak isteyenler olursa, her zaman… -Tamer Yazar-

(Visited 2 times, 1 visits today)