Laik kelimesi, Yunanca “laikos” sıfatından geliyor. Laikos’lar ruhban sınıfından olmayan, toprak zengini olmayan, tüccar olmayan demekti. Yani, yurttaş haklarına sahip olmayan sıradan halk kitleleriydi. Kadınlar, çocuklar, ırgatlar ve kölelerden oluşuyordu.
Monarşiyi yıkan Fransız devrimcileri, kendi laikos’larına, yani “sans-culotte (baldırı çıplak)” tabir edilen – emekçiler, işçiler, dükkan sahipleri ve zanaatkarlar – sıradan halk kitlelerine “eşit yurttaşlık” getirdi. Böylece, ruhban sınıfının tekerine çomak sokulmuş oldu. Kiliselerde derhal karalama kampanyası başlattılar, devrimcileri “dinsiz” yaftasıyla aforoz ettiler.
Hıristiyanlıkta bu bağnaz din uygulamaları ve yoğun din baskıları uzun yıllar sürdü ancak rönesans ve reform hareketleriyle geriledi. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren “aklın din baskı ve etkisinden kurtulması, din ve devletin birbirinden ayrılması (laiklik)” toplum yaşamında etkinliğini arttırdı.
Batı dünyasındaki gelişmeleri ve Fransız İhtilali’ni Fransızca ve Almanca kitaplardan inceleyen Atatürk, gençliğinden itibaren “Türkiye’yi akıl çağına” taşımak gerektiğine inanıyordu. Türk devriminin temel taşı laiklik kavramı, Fransızcadan Türkçeye geçerken, dinsizlik iftirasını da beraberinde getirdi. Fransa’daki ruhban sınıfı ne yaptıysa, buradaki ruhban sınıfı, şeyhler-şıhlar-tarikat ağaları da aynısını yaptı. Sıradan insanların “eşit birey” olmalarına karşıyız, herkese hukuken eşit haklar verilirse, bizler bu ahaliyi nasıl sömüreceğiz diyemediler, “laiklik dinsizliktir” dediler. Karalama kampanyasını “din” üzerine oturttular. Devrim yasalarının ardından 102 yıl geçtiyse de ne yazık ki, AKP iktidarında laiklik karşıtlığının her yıl ivme ve derinlik kazanmasıyla, o günleri yeniden yaşıyoruz.
***
Doğup büyüdüğüm uzaktaki canım ülkemde olup bitenleri izlemeye çalışıyorum. Okuduklarımın ne kadarına inansam. Birkaç gündür haberlerde Millî Eğitim Bakanlığı Müfettişlerinin bazı okullarda her sınıftan 9 yaş civarındaki iki öğrenciyi sınıftan çıkararak sorguladığı var. “Din dersinde din dersi mi yapılıyor? Yoksa başka şeyler mi? Boş mu geçiyor?” gibi sorular. En garibi ve “Bu kadarı da olmaz!” dedirteni: “Öğretmen sınıfta Cumhurbaşkanı’na hakaret ediyor mu?” Başka bir versiyonunda, “Sokakta Cumhurbaşkanı’na hakaret edildiğini duydun mu?” var. “Evde ana-baban Cumhurbaşanı’na hakaret ediyor mu?” sorusunu henüz duymadım. Bu gidişle eli kulağındadır.
Son haftalarda okullardaki “Ramazan etkinlikleri” üzerinden dönen tartışma, bir anda bir bildiriye, oradan da bir davaya ve sert siyasi bir polemiğe doğru evrildi. Ramazan, “Maarif’in kalbinden” çıktı, taştı; siyasal gündemin kalbine yerleşti.
Başa dönelim, önce Millî Eğitim Bakanlığı, Maarifin Kalbinde Ramazan başlığı altında 81 ildeki bütün okullarda Ramazan boyunca eğitsel ve sosyal etkinlikler planlanıyor; hedef olarak da “paylaşma bilincini geliştirmek”, “yardımlaşma ve dayanışma duygusunu güçlendirmek”, “birlik ruhunu pekiştirmek” ve “adalet, merhamet, vatanseverlik gibi millî ve manevi değerleri” öğrencilerle buluşturmak sayılıyor. Bakanlığın yayımladığı rehber ve haberleştirmelerde, işin “genel değerler” tarafı özellikle öne çıkarılıyor: Okullarda iftar sofraları, söyleşi programları, okul dışı öğrenme etkinlikleri gibi başlıklar dillendiriliyor. Bu “genel çerçeve”nin içine, kılavuzlarda daha somut örnekler de giriyor: Liselerde Ramazan’ın anlamı üzerine beyin fırtınası, afiş/broşür üretimi; “oruç–sahur–iftar–mahya–teravih” gibi kavramların oyun/bulmaca yoluyla öğretilmesi; “Evimizde En Sevilen Ramazan Yemeği” gibi aileden tarif öğrenilip “Ramazan tarif kartı” hazırlanması gibi etkinlikler. Yani Bakanlığın anlatısında mesele “ibadet dayatması” değil; kültürel-sosyal bir dönemi, okul etkinliği formatında “değer” ve “birlik” diliyle çerçeveleyen bir eğitim pratiği.
Ancak söz konusu uygulama ve okullarda yapılan/ yapılacak olan bütün dini içerikli etkinlikleri laiklik ilkesine aykırıdır. Aynı dinden olmayan, inancı farklı olan öğrencilerin eğitim hakkına aykırıdır. Bu uygulama, evrensel hukuk normları ve eğitimin pedagojik ilkeleriyle uyuşmaz.
Anayasanın 2. ve 42. maddeleri açık. Okullar, kamusal ve kapsayıcı alanlardır. Oruç tutan ve tutmayan öğrencilerin ayrıştırılması, çocukların inançlarını beyan etmek zorunda bırakılması inanç özgürlüğüne aykırıdır. Bu uygulama, öğretmenlerin ve öğrencilerin üstlerinde huzursuzluk yaratır. Barış ortamında çalışmayı bozacak basınç oluşturur.
Öğrencilerden evde dua ederken ya da iftar sofrasında çekilmiş fotoğraflarının istenmesi; okulların ötesinde, haneye müdahale anlamına geliyor. Bu açık bir “çocuk hakkı” ihlalidir. Hiçbir çocuktan, hangi inanca sahip olduğunu açıklaması istenemez.
***
Tam da bu noktada “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlıklı bildiri yayımlandı; tartışma, birkaç saat içinde bambaşka bir politik kulvara geçti. Bakanlık ve Cumhur İttifakı cephesi ise bildiriyi ve bildirinin işaret ettiği eleştiriyi, doğrudan “laiklik hassasiyeti” olarak kabul etmekten ziyade başka bir yere oturttu: “Kurumsal itibara saldırı”, “hakaret”, “toplumun değerleriyle kavga” ve “laiklik arkasına saklanan eski bir refleks”. Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in savunma hattı iki parçalı: Önce Ramazan genelgesini “Anayasa’ya ve yasalara uygun” diye kuruyor; ardından bildirinin diline yükleniyor. Yapmış olduğu suç duyurusunda; metinde ramazan etkinliklerinin “Talibanlaşma”, “gerici saldırı” ve “şeriatçı dayatma” olarak nitelendirildiğini ileri sürülerek; imzacıların “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçunun maddi unsurlarını oluşturduğunu savunmuştu. Metinde kullanılan “Siyasal İslamcı rejim, ABD ve Trump ipine sarılarak Türkiye’yi adım adım Ortadoğu’nun gerici bataklığına sürüklemektedir” ifadesinin ise “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ve devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçunu oluşturduğu savunuldu. Bu ifadelerle imzacıların anayasal düzene karşı suç işledikleri iddia edilerek; isnad edilen suçlar üzerinden imza atan aydınlar, yazarlar, akademisyenler, gazeteciler hakkında kamu davası açılması istendi. Bir kısım imzacılar geçtiğimiz cumartesi günü (28 Şubat’tan bu yana) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “Halkı kin ve Düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla yürütülen soruşturması kapsamında ifade vermeye devam ediyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuyu büsbütün siyasi bir dile taşıdı. Ramazan genelgesini savunurken “etkinliklerin gönüllülük esasına göre yürütüleceğini” ve “anayasal dayanağı olduğunu” vurguladı; yeni kutuplaştırma eksenini bir güzel yerleştirdi: “Dertleri laiklik değil, dertleri bu milletin kendisiyledir”. Daha da sertleştirerek, bildiriyi “laiklik elden gidiyor” klişesine bağlayıp “o bayat ‘laiklik elden gidiyor’ şarkısı” diyerek, meseleyi eski bir kültür savaşı repertuvarına yerleştirdi. Bahçeli cephesinde ise destek, bir tür “tartışmayı büyütmeyin/haddinizi bilin” tonuyla geliyor: Bildiriye imza atanlara yönelik “168 kişinin tamamı bir insan etmez… ruhunu iblise emanet etmiş çürük aydınlar” / “Haddinizi bilin, hududunuzu bilin” gibi ifadeler, aynı gün birçok haberde alıntılanıyor. Tekin’in Bahçeli’ye “şükran” sunan teşekkürü de, tartışmanın yalnız MEB düzeyinde kalmadığını; ittifak düzeyinde sahiplenildiğini gösteriyor. Hükümete yakın medyada Erdoğan’ın “dertleri laiklik değil” çıkışı manşetleştiriliyor; “laiklik kavramının arkasına saklanmak” ve “milli-manevi değerlere düşmanlık” gibi çerçeveler tekrar tekrar kuruluyor. Yeni Akit’te Kenan Alpay’ın “Hayır siz savunma yapmıyorsunuz! Siz bizatihi insanın dinine, inancına, sevgisine, coşkusuna, kimliğine, ibadetine saldırı yapıyorsunuz!” ifadeleri, Yeni Şafak’ta İbrahim Karagül’ün “Siz bu topraklara ait değilsiniz. Kibirli kibirli, ukala ukala, hâlâ devletin ve milletin sahibi gibi hareket ederseniz fena kavga ederiz. Bu millet, sizin ukalalıklarınıza tahammül etmeyecek artık. Zibidiler.” gibi hakaret ve tehdit yağdırıyorlar. Böylece Bakanlık uygulaması “değer eğitimi / kültürel aktarım” diye sunulurken, bildirinin kendisi “milletin değerleriyle kavga eden elit refleks” diye resmediliyor.
***
Biz birbirimizle bitmeyen kavgalar içindeyiz. Gücü ele geçiren ötekinin tepesine biniyor. Hak hukuk hak getire. Kavga konuları da tamamen kişilerin dürtüleriyle ilgilidir. Her kavganın altından cebi-midesi, koltuğu-pozisyonu çıkar. Dinin istenen adalet, emanet ve ehliyet/liyakat değerlerin/kurallarının askıya alınmasının üzerinden asırlar geçmiştir. Objektif-pozitif kurallar da kâfir işidir ve zaten tukakadır. Başıboş topluma din diyerek kendi nefsinin yularını takma derdindedir.
Doğrular güven içindedir. Bunlar korkaktırlar. Onun için başka düşünceye tahammülleri yoktur. Hayat hakkı tanımazlar. Hâkim din anlatılarına bakın istisnası hemen hemen yoktur. Bizdekilerin çoğu da bu köktenci körlüğün ya içinde ya da bir tık gerisindedir. Şu veya bu vesayetten şikâyetle ömür geçirenler fırsat ele geçince vesayet üstüne vesayet bindirirler. Gidene rahmet okuturlar. Görür ve yaşarsınız.
Bir kez daha söyleyelim; laiklik devlet yönetiminin, kamusal alan ve hizmetlerin dini kurallarla değil, akılla, bilimle ve mantıkla düzenlenmesi demektir. Laiklik din düşmanlığı değil inanç özgürlüğünün güvencesidir. Devletin herhangi bir inancı siyasetin aracı haline getirmemesi, üstünlük sağlamaması, yurttaşlık hukukunun dini referanslarla aşındırılmaması için koruyucudur. Yaratılmaya çalışılan algının aksine laiklik, yurttaşın din ve vicdan özgürlüğüne engel olmaz; kendi menfaatleri için kutsalları siyasete alet eden zihniyete engel olur. Laiklik anayasal hak ve özgürlüklerin hiçbirine zarar vermediği gibi, laik cumhuriyet modeli, halkın canının ve malının din istismarıyla tepedekiler tarafından sömürülmesini engelleyebilecek tek düzendir.
Laikliği savunmak farklı dini inançlara karşı devletin eşit mesafede kalmasını savunmak demektir. Laiklik savunusu hiçbir hürriyetin karşısında değildir. Bu savunuyu, din ve vicdan hürriyetine meydan okunuyormuş gibi göstermek bilinçli bir çarpıtma hamlesidir. Laiklik üzerinden yükselen tepkiye “Dinimize sahip çıkıyoruz” türü karşılıklar vermek, Cumhuriyet’in bir ilkesinin karşısına kasıtlı şekilde halkın inancını koymak, laikliğe sahip çıkan iradeyi “kutsalın gücü”yle ezme girişimidir. Laikliği talep eden yurttaşları “İslam’a saldırıyorsunuz” diye hedef göstermenin alt metninde, laiklik ile inancın bir arada yaşamayacağı iddiası yatar ki gerçek suç bunu dillendirmektir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ve demokratik bir devlet olduğunu düzenlemekte, yönetim şeklini bu şekilde belirlemiștir. Bu nedenle bildiride yazılanlar suç değildir. Anayasayı savunmaktır. Bu ülkede yaşayan herkesin bir özgürlük, bir hak ve yurttaşlık görevidir.
Genel olarak aydınların bu tür açıklamalarından onur duymalıyız, aydınlar anayasaya aykırı uygulamaların toplum adına takipçisi olmalıdır, bu bir aydın sorumluluğudur.
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.
Bordeaux, Cuma 6 Mart 2026

YORUMLAR