Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Muhsin Boz

SENECA, STOACILIK ve 6 ŞUBAT

Lucius Annaeus Seneca, MÖ 4 yılında doğmuş, MS 65 yılında, yani 69 yaşında ölmüş Romalı bir düşünür, devlet adamı ve oyun yazarıdır. Felsefe tarihinde, Roma Stoası ya da Yeni Stoa denen öğretinin üç kurucusundan ilki olarak nitelendirilir. Roma’daki bazı filozoflardan felsefe dersleri almış, sarayda çalışmış, hoş görülü ama fikirlerinden ödün vermeyen hazırcevap bir stoacıdır. Epiktetos ve Marcus Aurelius kurucu diğer iki üyedir. Helenistik Roma çağına bakıldığında, Stoacılığın M.Ö. 300 yılında başladığı ve Roma imparatoru Marcus Aurelius’un ölüm tarihi olan M.S. 180 yılına kadar yaklaşık beş asır boyunca aktif bir felsefe okulu şeklinde devam ettiği görülür. Bu düşünce akımı ortaya çıktığı tarihten itibaren Roma İmparatorluğu’nda birçok taraftar bulmuş, Hristiyanlığa etkileri olmuş, Shakespeare, Montaigne, Descartes ve Pascal gibi filozoflara, hatta günümüz çağdaş filozoflarına ışık tutmuştur. Öğretinin en önemli ortak özelliği, merkezinde ahlakın bulunmasıdır. Stoa ahlakının hedefi; insan ruhunun evrensel akıl içinde şekillenmesini ve doğaya bilinçli olarak uymasını sağlamaktır. Onlara göre felsefenin; mantık, ahlak ve fizik olmak üzere üçe ayrılması gerektiği savunulur ve aralarında kesin bir sınır çizmek mümkün değildir. Birbirinden ayrılmayan bütünün parçalarıdır. Onlara göre insanlık; mantık, fizik ve ahlakı bir bütün olarak öğrenmeden mutlu bir yaşam tarzı geliştirmesi mümkün değildir. Seneca’nın pek çok trajedyası, tiyatro oyunu, mektupları, diyalogları, öğretileri, düz yazı ve şiirleri vardır.  En çok Sokrates’ten etkilenmiştir.

Kaynaklara başvurulduğunda, Seneca’nın pek çok sözleri olduğunu göreceksiniz. Söylediği her şey üzerine sayfalar dolusu yazılabilir. Bu yazıyı bana yazdıran, “Hafif acılar konuşulabilir ama derin acılar dilsizdir,” sözleri. Daha önce Antakya Arkeoloji Müzesi’nde bu satırları okumuş ve bana çok sıradan gelmişti. Ne zamanki 6 Şubat depremi yaşandı. İşte o zaman bu sözlerdeki derinliğin farkına vardım; ne demek istediğini tam olarak anladım. Evet, hafif acılar gerçekten rahatlıkla konuşulabiliyor ve dozu değişmek üzere insana hüzün, acı verebiliyor. Ama derin acılarda konuşamıyorsunuz bile. Hadi, konuşmaya kalkışın, tıkanıp kalıyorsunuz. Acı; bir kement gibi boynunuza yapışıyor. Acı; darağacının yağlı ipi gibi boynunuzu sıkıyor. Acı; gözyaşınızı önce gözyaşı keselerinin, kanallarının içine hapsediyor ve sonra aniden fışkırırcasına salıyor, saldırıyor. Acı; tüyleriniz diken diken ediyor. Acı; yüreğinizin üzerine tonlarca ağırlığında yükü bindiriyor. Acı; …

6 Şubat depreminden sonra, bazı işlerin yürümesi için, insanlara, “Depremzedeyim,” demek, bana tarifi güç bir acı verdi. Bu durumdan haberli insanların bana, “Geçmiş olsun,” demeleri acı verdi. Yardım paketi almak, acı verdi. Acının bir bin çeşidi! Seneca’nın dediği gibi bu acılar derin ve dilsizdi. Hadi dile getirmeye çalışsam… Acı denizlerinde, okyanuslarında batmamak, boğulmamak için ha bire kulaç attım. Onbinlerce depremzede hâlâ kulaç atmaya devam ediyor. Acılarını dile getiremiyor. Getirseler de bir işe yaramıyor. Şimdilerdeyse, hemen hemen hepsindeki ortak, derin, dile gelmeyen acı: terk edilmişlik, unutulma, unutturulmaya çalışmak, belirsizlik… Nefes alıp verirken, konuşurken, hareket ederken… özetle canlıyken aslında hemen hemen hepsinin birer ölü olmaları. Can çekişen ölüler!

 

Kaynaklar:

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER