Günümüzün en etkili toplumsal kuramcılarından İngiliz toplumbilimci Anthony Giddens; “Modernliğin Sosyolojisi” isimli çalışmasında (2012) güven kavramını şu şekilde tanımlamaktadır: “Güven, belirli bir sonuçlar ya da olaylar kümesi göz önüne alındığında, bir kişi ya da sistemin güvenilirliğine olan itimat olarak tanımlanabilir; buradaki itimat, başkasının dürüstlüğüne ya da sevgisine ya da soyut ilkelerin (teknik bilginin) doğruluğuna karşı beslenen bir inancı anlatır.” Genelde, güven kirizi çok itimat ettigimizin ihanetiyle başlar. İnsan başkalarına, dış dünya’ya ve giderek kendine inancı yitirir. Bu ruhsal sarsıtıyı toplumlarda yaşabilir. Toplum olarak son birkaç yıldır işte bunu yaşıyoruz. Kahraman sayılanlarla hayin sayılanların hızla yer değiştirdiğine tanık oluyoruz.
Fetüllah Gülün’ni düşünün mesala. On yıllardır boyunca iktidar sözcülerinin medyası ona Hoca Efendi diye hitap ve hürmet etmesini tenbihledi. Sonra gün geldi Gülen hain ilan edildi. Bu sefer de ona Hoca Efendi diyenler hapsedildi. Abdullah Ocalan’ı düşünün. On yıllar boyunca iktidar gözünde o bebek katili ve terrör örgütü lideriydi. Ona Sayın Öcalan diyenler hapsediliyordu. Sonra gün geldi Öcalan hainlikten kurucu liderliğe terfiye edildi. Şimdidi de onu eleştirenler linç ediliyor. Kemal Kıçdaroğlu’nu düşünsenize üç yıl önce millet ittifakının Cumhurbaşkanı adayıydı. Peşinde yüzbinllerce Ankara’dan İstanbul’a yürüdüğü bir halk önderiydi. Sadece birkaç ay içinde kahramanlıktan hainliye dönüşüverdi. Birden neftet öznesi oluverdi. Haluk Levent’e bakın Türkiye’nin en güvenilen sanatçısıydı. Bir davetisiyle insanların desteye koştuğu isimdi, yardım meleği idi. Şu anda ise toplumun iyi niyetini sömüren bir dolandırıcı suçlamasıyla cezaevinde. Bu listeye, en yakın arkadaşlarını ihbar eden gizli sanıkları, son günlerde örneklerini Üsküdar, Adalar ve Ataşehir’de gördüğümüz, ardı arkası kesilmeden bir partiden bir partiye geçen belediye başkanlarını, belediye meclis ülerini, Türkiye’de siyasetin güvenilirliğini her açıdan yerle bir eden “transferler”i ekleyin.
İktidarın yargıyı, kamu kaynaklarını ve idari denetimi muhalif belediyeler üzerinde bir baskı aracına dönüştürdüğü koşullarda bu geçişleri yalnızca kişisel ahlak meselesi olarak değerlendirmek de eksik kalır. Baskının varlığı, makam uğruna teslim olmayı erdemli kılmaz. Tam tersine, siyasi temsilin gerçek sınavı baskı başladığında verilir. İktidar değişince saf değiştiren, soruşturma yaklaşınca rozet değiştiren kişi yalnızca partisini terk etmiş olmaz; kendisine oy veren insanların iradesine ihanet eder, iktidarın kullanımına sunar
***
Oyunları yabancı sahnelerde sahnelenen ilk Türk oyun yazarı Cevat Fehmi Başkut’un yıllar önce yazdığı dört perdelik “Hacıyatmaz” tiyatro oyunu bu aktörlere tanıklık ediyor. Türkiye’de siyasetin çevresinde oluşan ve zaman içinde kalıcılaşan bir politikacı tipinin keskin portresini sunuyor bize. Oyunun adı da bu tipin en güçlü metaforu; yani hacıyatmaz devrilir ama yeniden doğrulur. İktidarlar, partiler ve siyasal dengeler değişir fakat bu politikacı her yeni koşula uyum sağlayarak ayakta kalmayı başarır.
Bu politikacı tipinin en belirgin özelliği güçlü bir ideolojik altyapıya ve siyasal omurgaya sahip olmamasıdır. Siyaset onun için belirli bir dünya görüşünü, toplumsal ideali ya da programı hayata geçirmenin aracı olmaktan çıkar; iktidara yaklaşmanın, iktidarda kalmanın ve kişisel konumunu korumanın aracına dönüşür. Bu nedenle dün savunduğunun bugün karşısında durabilir, dün eleştirdiği gücün bugün yanında yer alabilir. Onun açısından belirleyici olan düşüncenin doğruluğu değil, hangi düşüncenin o anda kendisine güç ve mevki sağlayacağıdır.
Başkut’un çizdiği bu tipte ilkenin yerini çıkar, düşüncenin yerini fırsatçılık, siyasal inancın yerini ise güce sadakat alır. Bu yüzden “hacıyatmaz” yalnızca komik bir benzetme değil; siyasal karakterin yokluğunu anlatan güçlü bir simgedir. Politikacı düşmez, çünkü her düşüşte yönünü değiştirerek yeniden ayağa kalkmayı bilir.
Ancak Başkut’un eleştirisi yalnızca politikacıyla sınırlı değildir. Onun çevresinde gücü alkışlayan, iktidardan yararlanmak isteyen, dünün yöneticisini terk edip bugünün yöneticisine yaklaşan dalkavuklar ve çıkar çevreleri de vardır. Böylece siyasal yozlaşma tek kişinin etik sorunu olmaktan çıkar ve bir ilişki biçimine dönüşür.
İdeolojik çerçevenin geri çekildiği yerde siyaset, program ve toplumsal amaçlardan çok kişilere, konjonktürel ittifaklara ve iktidar hesabına yaslanabiliyor. Böyle bir ortamda siyasetçi de belirli ilkelerin ve toplumsal hedeflerin taşıyıcısı olmaktan uzaklaşıp değişen güç dengelerine göre pozisyon alan bir aktöre dönüşme heyecanına kapılıyor. Ne yazık ki ideolojik yoksunlukla siyasi kararları birbirine bağlayan tutarlı bir değerler ve amaçlar bütününün bulunmaması siyasetçiyi kişisel ikbalini güçlendirme pozisyonuna itiyor. İdeolojik zeminin zayıflamasıyla bireysel çıkar arasındaki ilişki tam bu noktada belirginleşiyor, Bir siyasetçi kendisini bağlayan ilkelerden, programdan ve temsil ettiği toplumsal kesimlere karşı sorumluluktan uzaklaştıkça siyasal başarının ölçüsünü de bireysel çıkış noktalarında arıyor. Amaç, savunulan düşüncenin hayata geçirilmesinden çok makamı korumak, iktidara yaklaşmak, aday olmak, görünürlük kazanmak ya da siyasal kariyeri sürdürmek haline geliyor.
***
Toplumsal güven krizleri ve kitlesel bir kayıtsızlık hali, bir ülkenin veya topluluğun yaşayabileceği en ağır sosyolojik travmalardan biridir. Söz konusu olan “derin uyku” ve “zemin kaybı”, bireylerin adalete, kurumlara ve birbirlerine olan inancını yitirdiği dönemlerde çok net hissedilir. Geleceğin çalınması ve insanların uyanık olduklarını sanarak bu duruma alışması, çöküşün yapısal bir hal aldığını gösterir.
Bu tür derin kriz dönemlerinde, toplumun içinde bulunduğu durumu ve çıkış yollarını şu dinamikler üzerinden okumak mümkündür :
i- Manipüle Edilmiş Gerçeklik Algısı: İnsanlara her şeyin yolunda olduğu, asıl gücün kendilerinde olduğu yanılsaması (uyanık olduklarına inandırılmaları) sürekli aşılandığında, rasyonel bir eleştiri mekanizması geliştirmek zorlaşır. Toplum, elindekinin kayıp gittiğini fark etse bile bunu geçici bir “rüya” veya dışsal bir faktör olarak görmeye meyleder.
ii- Öğrenilmiş Çaresizlik: Güven krizi derinleştikçe ve zemin kayboldukça, bataklıkta hareket etmenin daha çok batıracağı hissi doğar. Bu da bireyleri eylemsizliğe, yani derin uykuya ve kabullenişe sürükler.
iii- Kolektif Bilincin Aşınması: Sadece bugünün emeği değil, yarının güvencesi de elinden alınan bir halk, uzun vadeli planlar yapmak yerine günü kurtarma refleksine geçer. Bu da değişimi imkansız kılarak çöküşü derinleştirir.
Ancak bu çöküş toplumun kaderi değildir. Tarihsel süreçler göstermiştir ki, bu tür derin uykulardan çıkış genellikle yukarıdan aşağıya büyük bir hamleyle değil; yine bireyin kendisinde, susan vicdanın sesini yeniden duymasında ve “ben” hapishanesinden çıkarak, kendi mikro alanlarında gerçeği araması, sorgulaması ve küçük dayanışma ağları kurarak güveni yeniden inşa etmesi ve “biz” diyebilmesinde başlar. Bu, her şeyden önce bir ahlaki uyanış ve irade gerektirir.
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.
Bordeaux, Cuma 2 Ekim 2026

YORUMLAR