Yıl 1870… Fransa, Avusturya ve Prusya’daki Alman prensliklerini birleştiren, büyük toprak sahibi, Schönhausen Kontu, Almanya’nın kurucusu, yeni Alman Devletinin ilk şansölyesi Otto von Bismark… Ekonomi tarihine, devlet anlayışına unutulmaz bir katkı sağlıyor, bir kavram getiriyor:
“Sosyal devlet…”
Sosyal devletin anayasal güvenceye alındığı ilk anayasa, 1848 Fransa Anayasası olmuştur. Fransız işçi sınıfının 1848 yılında yükselen mücadelesinin, işçi-işveren uzlaşması ile sonuçlanmasının ardından, hazırlanan Fransa Anayasası, klasik hakların yanı sıra ekonomik ve sosyal haklara yer verilen ilk anayasa olarak tarihe geçmiştir. Tüm bu gelişmelerden sonra, sosyal devlet yapılanmasına yönelik ilk somut adımların atıldığı ülke Almanya’dır. Almanya 1871 yılında İş Kazası Sigortası’nı, 1883 yılında Sağlık Sigortası’nı, 1889 yılında ise Emekli Maaşı Sigortası’nı uygulamaya koymuştur. Bunun yanında, Bismarck döneminde 1883 yılında yürürlüğe konan Sosyal Sigorta Programı da dünyada ilktir. Daha sonra Avusturya, İngiltere ve Fransa’da da aynı yönde adımlar atılmıştır.
- yüzyıl sosyal devletin ağırlıkla uygulandığı yüzyıldır. Hemen 1900’lü yılların başından 1910’lara kadar birçok devlet, değişik sigorta kollarını uygulamaya koydu. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, Almanya’da yürürlüğe giren Weimar Anayasası, hukuk devletini sosyal devletle bütünleyen önemli haklar getirmekteydi. Sadece sosyal haklar getirmekle kalmayan bu anayasa, mutlak mülkiyet ilkesini geri plana iterek, işyeriyle ilgili kararların işveren-işçi birlikte alınmasının yanı sıra, işçilerin işyeri komitelerinde yer almalarına ve söz sahibi olmalarına olanak tanıdı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında da Batılı devletler anayasalarına sosyal devlet olgusunu dahil ediliyor. 1946 Fransız ve 1947 İtalyan anayasaları “sosyal devlet” anlayışını tanımlayan öncü yasalardır. 1947 İtalyan Anayasasında, devletin, yurttaşlar arasında özgürlüğü kısıtlayarak ve eşitliği bozarak insanın gelişmesini önleyen ekonomik ve sosyal nitelikteki tüm engelleri kaldırma görevi belirtilmiştir.
ANAYASA’MIZDA “SOSYAL DEVLET” KAVRAMININ TANIMI
Türkiye’de ise sosyal devlet anlayışı, 61 Anayasası ile birlikte “Cumhuriyetin Nitelikleri” başlığı altında sayılan temel bir unsur olarak yerini almıştır. Ardından Anayasa Mahkemesinin 16-27 Eylül 1967 tarih ve K.1967/29 sayılı Kararında Sosyal devlet kavramı şu şekilde açıklanır:
“(Sosyal devlet) … ferdin huzur ve refahını gerçekleştiren ve teminat altına alan, kişi ve toplum arasında denge kuran, emek ve sermaye ilişkilerini dengeli olarak düzenleyen, özel teşebbüsün güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayan, çalışanların insanca yaşaması ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için sosyal, iktisadî ve malî tedbirler alarak çalışanları koruyan, işsizliği önleyici ve millî gelirin adalete uygun biçimde dağılmasını sağlayıcı tedbirler alan adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini yükümlü sayan, hukuka bağlı kararlılık içinde ve gerçekçi bir özgürlük rejimini uygulayan devlet demektir.”
1982 Anayasasında da yine (mad.5) devletin temel amaç ve görevleri açıklanır, bunlar, “kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”
ÜLKEMİZDE “SOSYAL DEVLET” ARAYIȘLARI VAR MI ?
Gördüğünüz gibi “Sosyal Devlet” böyle tarif ediliyor! Bu sosyal devlet tarifinin ülkemizdeki iktidarların anladığı ve uyguladığı sosyal devlet anlayışı ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bir başbakan döneminde, evlenene çeyiz, doğurana altın ve izin artışı gibi bir şeyler açıklandı. Bunlar sosyal devlet anlayışının bir tezahürü değil mualesef geleneğimizde olan ulufenin popüler dağıtım şeklidir.
Yukarıda uzun uzadıya tarifini verdiğimiz “Sosyal Devlet” anlayışının, hiç bir uygulamasının insanımıza nerede ise yansımadığını üzülerek görüyoruz. Toplum katmanları arasında huzurlu bir ilişki kalmamıştır. Zengin daha zengin olmuş fakirde daha fakirleşmiştir. Fakirleşen halka, fasülye, nohut, bulgur ve kömür dağıtmak, doğurduğu zaman çocuk sayısına göre çeyrek altından tam altına kadar ödüllendirmek, okula giden çocuklarına eğitim yardımı altında sadaka gibi para vermek, çeyiz parası yardımı yapmak “Sosyal Devlet” anlayışının bir gereği olarak kabul edilemez…
Ülkede Cumhuriyet tarihi boyunca ve de özellikle son 23 yıl içinde; ne çalışanlar korunmuş, ne işsizliği giderici tedbirler alınmış, ne de arttığı söylenilen milli gelir adaletli dağıtılmıştır. Milyonlarca hanenin devletin ve belediyelerin yardımı ile açlığını gidermesi Türkiye’nin “Sosyal Devlet” anlayışı ile yönetildiğini göstermemektedir.
OLDUKÇA YOKSULLAȘAN BİR ÜLKEYİZ
TÜİK “Yoksulluk ve Yaşam Koşulları -2025” verisini açıkladı. Yoksulluk oranı ülkemizde yüzde 13,6’dan 13,0’e geriledi. 11 milyon 457 bin olan yoksul sayımız 10 milyon 930 bine düştü. Bir yılda 528 bin kişi yoksulluktan kurtuldu. Gerçi aklınıza şöyle bir soru gelebilir: Kişi başına gelirimiz 2022’de 10.715 $’ iken şimdi 17.924 $ oldu. Böylece ülkemiz zenginler sınıfına girmek üzere… İyi de yoksul sayımız bir türlü 11-12 milyon aralığından kurtulamıyor.
Bir başka ilginç veri daha paylaşayım. 2006 yılında 24 bin üniversite mezunu yoksulumuz varmış. Şimdi bu sayı 344 bine yükselmiş. Hatta daha da ileri gidelim: Bir okul bitirmemiş yoksul sayısı 1.190 bin kişi azalırken lise ve dengi okul mezunlarında yoksul sayısı 676 bin kişi artış göstermiş. Okudukça yoksulluğu artan bir ülke olmuşuz.
Yeni bir yıla girerken emekli kesim de gerçekten derin bir yoksulluk yaşıyor. Siyasi iktidar bu kesimi tümüyle gözden çıkarmış görünüyor. Hayatları boyunca bu ülke ve halk için hizmet üretmiş insanların bütün emekleri adeta yok sayılıyor.
En düşük emekli aylıklarında 1000 lira artışı müjde gibi aktarmak için taklalar atanlara karşı milyonlarca emekli kelimenin tam anlamıyla sefaletin pençesinde yıllardır yaşam mücadelesi veriyor. Çalışırken ödenen primlerin karşılığı olması gereken emekli aylıkları, bugün açlık sınırının çok uzağında, adeta bir “sadaka” düzeyine indirilmiş durumda.
EMEKLİLER SEFALETİN PENÇESİNDE…
Son dönemde emekliler hiçbir zaman görülmediği ölçüde seslerini yükseltiyorlar. Hemen her fırsatta alanlara çıkıp “Geçinemiyoruz !” diye haykırıyorlar. Emekliler “Açlığa, yoksulluğa ve sefalete” karşı “insanca bir yaşam hakkı” talebiyle geçen hafta Ankara, Kızılay Sakarya Caddesi’nde bir araya geldi. İnsanca bir yaşam sağlamak ve gelir elde etmek için, kendilerine yeterli kaynak ayrılmasını istiyorlar. Aylık bağlama oranlarının hiç olmazsa 2008 öncesindeki düzeye getirilmesini, intibak yasasının çıkarılmasını ve emekli maaşına seyyanen zam yapılmasını talep ediyorlar. [Şu gerçeği unutmayalım; “Türkiye’nin emeklilik sistemi 2008 yılında AKP iktidarı zamanında değiştirildi…” İktidarın çıkardığı 5510 sayılı ”Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunuyla emeklilik durumu iyice kötüleşti ve değiştirilen sistem, emekli aylık bağlama oranları ve güncelleme katsayıları düşürdü. Dahası aylıkların artırılmasında sadece resmi enflasyon dikkate alınmaya başlandı. Tüm bunların sonunda aylıklarda ciddi bir gerileme yaşandı…Çalışanların ve emeklilerin gelirlerinin belirlenmesinde en etkin kurum haline gelen TÜİK, enflasyonun belirlenmesinde oyunlar oynayarak, çalışan ve emeklinin gelirini düşüren bir konuma geldi. Ne var ki bu durum, Türkiye’de emeklilik sisteminin sorunlarını derinleşiyor, emeklilerin sorunları ile talepleri görmezden gelinmesine neden oluyor ve emeklileri sefalete mahkûm ediyor.]
Anayasal egemenliğe sahip bir devletin ve anayasasında “laik demokratik sosyal hukuk devleti” niteliğini taşıdığı kaydedilmişse, devletin çalışanları emekli olduklarında bu ülkenin zenginliğinden elbette yararlanacaktır… Ve en fazla hak ve pay sahibi de onlar olacaktır…Sosyal devlet tanımı bunu gerektirir…
Ana muhalefet CHP’nin en düşük emekli maaşının artırılması için başlattığı “Meclis’i terk etmeme” eylemlerI yaparak 16 milyon dürüst ve erdemli yurttaşın yanında olduğunu dünyaya duyurmaya çalışıyor… Geçen hafta Meclis’te, emekliye üç kuruş ek zam vermemek için oy hırsızlığı bile yapan AKP’lilerin, emeklileri açlığa makküm eden “20 bin lira yeter” dediği kanun teklifine CHP’liler itiraz ediyor ; yetmez diyor. Haklılar da : En düşük emekli aylığının 20 bin TL olarak belirlenmesiyle ortaya çıkan tabloda emeklilerin en az yüzde 90’ı 30 bin 143 TL’lik açlık sınırının altında gelirle yaşam mücadelesi veriyor.
İktidar tarafı ise, ne diyorlar bir bakalım: Eskiden (sanırız CHP iktidarında) emeklilere zamanında maaş verilmiyordu! Emeklilerin ömrü bizim iktidarımız döneminde arttı, insanlar iyi beslendi. Bugün emekliler ellerine geçen parayı hemen harcıyorlar. Hatta emekliler AK Parti zamanında aldıkları maaş sayesinde daha uzun yaşamaya başlamıştır. AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin ise, en düşük emekli maaşının 20 bin TL’ye yükseltilmesine ilişkin tartışmada, “Evet yeterli değildir, bunu hepimiz görüyoruz” dedi. Zengin, “Benim buradan emekli kardeşlerimize ifadem şudur, onları muhatap olarak söylüyorum: En kısa zamanda, Türkiye’nin şartları en müsait olduğunda bu ücretler tekrar, bir kez daha gözden geçirilecektir” şeklinde konuştu.
“NEYMİȘ MİLLLET AÇMIȘ…”
Muhalefet partileri milletin aç olduğunu söylemişti geçen yıl. O zaman Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, muhalefete laf yetiştirmeye çalışırken sarf ettiği bir cümle de:
“Neymiş millet açmış, aç olarak dolaşanları buyurun siz de doyuruverin.”
Anayasasında “sosyal devlet” olduğu yazılı bir ülkeyi yöneten siyasetçilerin “aç olarak dolaşanları buyurun siz de doyuruverin” veya ; emekliler “AK Parti zamanında aldıkları maaş sayesinde daha uzun yaşamaya başlamıştır“ sözlerini söylemiş olması kabul edilemez! “Aç doyurmak”/ “Aldıkları maaş sayesinde daha uzun yaşıyor” ifadeleri sosyal devletin olduğu yerlerde telaffuz dahi edilememeli.
Vatandaşının temel ihtiyacını karşılayacak destek sunmak iktidarın birincil görevi olmalıdır. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ifadesini dillerine pelesenk eden siyasetçiler, konu gerçekten insanı yaşatmaya gelince sorumluluktan kaçmaya çalışıyorlar.
Bugün gelmiş olduğumuz nokta itibariyle Cumhuriyet tarihinde şimdiye kadar görülmemiş büyük sorunlarla karşı karşıyayız. Ülkemizde göze çarpan iki temel sorunumuz var. 1-) Zengin aşırı zenginleşti ve toplumun genelinden koptu. 2-) Diğer önemli sorunumuz ise fakirin oyu… İngiltere’de Robin Hood zenginden alıp fakire vererek kahraman olmuştu; bizde öyle değil. Bizim ülkemizde 30-40 Hazine garantili müteahhide oluk oluk para akıyor. Bir tarafta ekonomik sorunların perişan ettiği milyonlarca insan, diğer tarafta Saraylarda yaşayan yönetici sınıf… Bir tarafta lüks araç kuyruğu diğer tarafta ucuz ekmek kuyruğu yaşanan ülkelerin başında Türkiye geliyor… Bir tarafta memleket nüfusunun yüzde 10’u milyarlık servetlere kavuşurken, bir yanda nüfüsün yarısı açlık sınırının altında… Bir tarafta kredi borcunu ödeyemediği için traktörüne haciz konulmasını gururuna yediremediği için intihar eden çiftçiler, diğer tarafta Ziraat Bankası’ndan kendisine “temin edilen” 750 milyon dolar krediyi ödemediği halde “saygın iş insanı” olarak aramızda dolaşan patronlar… Bir tarafta açlık sınırı seviyesinde bir gelire tekabül eden asgari ücretle hayatta kalmaya çalışan milyonlar, diğer tarafta 1,5 milyar dolara yapılan köprüye 15 milyar dolar ödemeler… Bir tarafta henüz iş bulamadığı ve bu nedenle bir geliri olmadığı için “devletten almış olduğu” öğrenim kredisini ödeyemediği için icralık olan milyonlar, diğer tarafta ödemedikleri kredileri sürekli “yeniden yapılandırılan” büyük iş insanları… Bir tarafta iş bulma ümidini kaybettiği için iş arama gayretine bile giremeyen milyonlar, diğer tarafta 3,4,5 yerden maaş, huzur hakkı, kar payı alan bürokratlar…
Bir tarafta bütün bunlar yaşanırken, diğer tarafta “açları biraz da siz doyurun”/”En kısa zamanda, Türkiye’nin şartları en müsait olduğunda bu ücretler tekrar, bir kez daha gözden geçirilecektir” diyen iktidar sahipleri…
Fransız Kraliçesi Marie Antoinette gerçekten de “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” dedi mi, demedi mi, Fransa’da hâlâ tartışılıyor.
Belli ki saraylarda oturunca “aşağısı” böyle görünüyor.
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.
Bordeaux, Cuma 23 Ocak 2026

YORUMLAR