Bazen bir şehir size sadece sokaklarıyla değil, sessizliğiyle de bir şey anlatır.
Son günlerde Ankara’da yürütülen hazırlıkları izliyoruz. Uluslararası bir toplantı öncesinde yollar yenileniyor, kaldırımlar düzenleniyor, peyzaj çalışmaları hızlandırılıyor, şehrin birçok noktası kısa sürede elden geçiriliyor.
Buna bakıp “Ne güzel, olması gereken yapılıyor.” diyebilirsiniz.
Ben de öyle düşünüyorum.
Fakat hemen ardından aklıma şu soru geliyor:
Demek ki yapılabiliyormuş… O hâlde neden yıllardır birçok şehirde aynı hız, aynı özen ve aynı kararlılık görülemiyor?
Sorun yolların yenilenmesi değil.
Sorun, vatandaşın günlük yaşamını ilgilendiren hizmetlerin çoğu zaman ancak olağanüstü durumlarda hız kazanması.
İşte asıl sorgulanması gereken de bu.
Çünkü vatandaşın konforu, yalnızca önemli misafirler geleceği zaman hatırlanacak bir konu olmamalı.
Bu tablo bana ister istemez Hatay’ı hatırlatıyor.
Hatay artık sadece bir şehir değil; uzun süredir sabrın ne kadar dayanabileceğinin test edildiği bir yer hâline geldi.
Üç yılı aşkın zaman geçti.
Depremin büyüklüğü elbette tartışılmaz. Hiç kimse böylesine büyük bir yıkımın birkaç ay içinde ortadan kaldırılmasını beklemiyor.
Ancak insanlar artık depremin büyüklüğünü değil, geçen zamanın büyüklüğünü konuşuyor.
Çünkü zaman geçiyor.
Sorunlar ise çoğu zaman yalnızca şekil değiştiriyor.
Hatay’da yaşayan insanlar her gün aynı cümleyi kuruyor:
“Bir şeyler yapılıyor.”
Peki gerçekten günlük hayat ne kadar değişiyor?
Altyapının tamamlandığı söyleniyor.
İlk kuvvetli yağmurda su baskınları yeniden gündeme geliyor.
Yollar yapılıyor.
Kısa süre sonra aynı yollar yeniden kazılıyor.
Biten işlerin neden yeniden başladığını anlamakta zorlanan insanlar doğal olarak soruyor:
“Madem bitecekti, neden tekrar başladı?”
“Madem tamamlandı denildi, neden yeniden yapılıyor?”
Bu sorular yalnızca meraktan sorulmuyor.
Bu sorular güven duygusuyla ilgili.
Çünkü vatandaş yapılan hizmet kadar, söylenen ile görülenin birbirini tutmasını da önemsiyor.
Hatay’da bugün en büyük sorunlardan biri yalnızca eksiklikler değil.
Belirsizlik.
Hak sahipliği sürecinde bilgi arayan vatandaş…
Ne zaman teslim alacağını bilmeyen aileler…
Her gün farklı bir söylentiyle karşılaşan insanlar…
Elektrik, internet ve ulaşım gibi temel hizmetlerde hâlâ yaşanan aksaklıklar…
Bütün bunlar depremden bağımsız yeni bir yorgunluk oluşturuyor.
İnsan bazen yaşadığı zorluktan değil, ne zaman biteceğini bilemediği süreçten yoruluyor.
Belki de en düşündürücü olan şu:
Deprem sonrası geçen üç yılı aşkın sürede Hatay’da yaşayan insanlar, beklemeyi hayatlarının olağan bir parçası olarak kabullenmeye başladı.
Oysa hiçbir toplum belirsizliği normalleştirmemeli.
Çünkü normalleşen her sorun, çözülmesi gereken bir problem olmaktan çıkıp sıradanlaşmaya başlıyor.
İşte asıl tehlike de burada.
Bütün bunları söylerken yapılan olumlu işleri yok saymak doğru olmaz.
Tam tersine…
Olumlu örnekler aslında daha fazlasının yapılabileceğini gösteriyor.
Hatay Valiliğinin yürüttüğü “Yüreğimizdeki Işık” projesinin Cumhurbaşkanlığı tarafından ödüllendirilmesi önemli bir başarıdır.
Kadın kooperatiflerinin sayısındaki artış, üretime yönelik verilen destekler, gastronomi alanında coğrafi işaret çalışmalarının hız kazanması ve Yayladağı Sualtı Savaş Müzesi gibi yatırımlar, şehrin geleceği adına umut veren gelişmelerdir.
Bu çalışmalar gösteriyor ki doğru planlandığında güzel işler ortaya çıkabiliyor.
Belki de tam bu yüzden insanlar daha fazlasını bekliyor.
Çünkü umut, beklentiyi de büyütüyor.
Hatay’ın bugün en büyük ihtiyacı yalnızca yeni binalar değildir.
Güven duygusunun yeniden inşa edilmesidir.
Vatandaş yapılan işi görmek istiyor.
Ama aynı zamanda yapılan işin kalıcı olmasını da görmek istiyor.
Sadece asfalt değil…
Verilen sözlerin de uzun ömürlü olmasını bekliyor.
Çünkü şehirler yalnızca betonla ayağa kalkmaz.
İnsanlar, yönetenlerin kendilerini her gün hatırladığına inandıkları zaman yeniden ayağa kalkar.
Ve belki de bütün mesele tam burada düğümleniyor.
Sorulması gereken soru hâlâ ilk günkü kadar canlı:
Yapılamıyor muydu, yoksa yapılması için bugüne kadar yeterince ihtiyaç duyulmadı mı?
Bu soruya herkes kendi penceresinden farklı bir cevap verebilir.
Ancak ortak olan bir gerçek var:
Vatandaş, yaşadığı şehrin ancak önemli günlerde değil, her gün aynı özeni hak ettiğine inanıyor.
Asıl beklenti de bundan ibaret.
Çünkü gerçek iyileşme yalnızca binaların yükselmesiyle tamamlanmaz.
Enkazın sokaklardan kaldırılması kadar, insanların zihnindeki belirsizliğin ve yorgunluğun da geride bırakılması gerekir.
Bunun yolu ise sürdürülebilir hizmet anlayışından, şeffaf yönetimden ve vatandaşın kendisini yalnızca özel günlerde değil, her zaman değerli hissettiği bir yaklaşımdan geçiyor.
İşte o zaman Hatay’ın yeniden ayağa kalkması sadece fiziksel bir yeniden yapılanma değil, hep birlikte yazılacak ortak bir başarı hikâyesine dönüşebilir.