Eski İngiliz Başbakanı Winston Chrchill’in ünlü sözüdür :
“Sabahın köründe kapınız çalındığında, gelenin sütçü olduğundan eminseniz demokraside yaşıyorsunuz demektir.”
Ne yazık ki uzun süredir Türkiye’de sabahı köründe kapısı çalınan herkes, gelenin sütçü olmadığından emin. Haber bültenleri her gün belediye başkanları, gazetecileri, akademisiyenleri, komediyenleri, şarkıcıları, insan hakları aktivistleri, mankenleri ve dizi oyuncuları ile sosyal medya fenomenlerini kapsayan, yeni polis baskını haberleriyle başlayıp, soruşturma, tutuklama, yargılama haberleriyle bitiyor. Son iki yılda tutuklanan HP’li belediye başkanın sayısı 20’yi aştı. İstanbul ve ilçeleri, Adana, Adıyaman, Bolu, Bursa… adeta alfabe sırasıyla hapsediliyor muhalif belediye başkanları. AKP, kazanamadığı illeri, ilçeleri, yargı eliyle ele geçiriyor. İktidar, seçilmiş vekillerri, belediye başanlarını tutuklatıp onların koltuklarına kendi kuklalarını yerleştiriyor. Bazı başkanları da tehditle partisine transfer ediyor…. Halkın seçtiği yerel yöneticileri çeşitli yöntemlerle uzaklaştırmak, çalışamaz hale getirmek, operasyonlarla, tehditle, korkutarak belediye meclislerine çöküyor.
AK Parti’nin 30 yıl yönettiği Üsküdar Belediyesini CHP’li Sinem Dedetaş yüzde 50 oy alarak AK Parti’yi hezimette uğrattı. Ak Parti iktidarı önce Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ı tutuklattı, sonra görevinden aldı. Üsküdar Belediye Meclisi, Belediye Başkan vekilliğine bir başka CHP’liyi, Sibel Can Çetinkaya’yı seçti. AK Parti bunu da kabul etmedi. Seçimi Yargıtay’a götürdü. Yargıtay seçimi iptal etti ve yeniden başan vekili seçimlerine gidildi. Bu arada iki CHP’li meclis üyesi tutuklandı. AK Parti, CHP’li dört belediye meclisini de transfert etti. Sonuçta yapılan 4. tur oylamada Üsküdar Belediye Başkan Vekilliği’ne AK Parti adayı Dündar Ziya Gültekin, 23 oyla seçildi. CHP adayı Sibel Tan Çetinkaya 19 oydda kaldı. Üsküdar Beliyesi AK Parti’ye geçti. Son günlerde Üsküdar’dakine benzer bir operasyon İstanbul Adalar Belediyesi’nde de yaşandı. Yüzde 55 oyla Adalar’da iktidar olan CHP diskalifiye oldu, yüzde 23 oy alan AKP iktidar koltuğuna oturdu…Yüzde 23 yüzde 55’ten büyük sayıldı!…
AK Parti bu etik dışı uygulamaları uzun süredir yapıyor. İktidar aylar önce CHP yönetimini değiştirmeye yönelik oynadığı maçı kazandı. Rakip takımın tek direktörü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun adaylığı, 15,5 milyon dayanış oyuynu aldığı halde, 30 yıllık diploması geçersiz sayılarak iptal edilip hapsettirdi. Rakip kaleciyi kalaye bağladı. Böylece Erdoğan aynı zamanda cumhurbaşkanlığı seçimindeki en önemli rakibini bertaraf etmiş oldu. Sonra yine bir yargı kararıyla partinin en güçlü il örgütü olan İstabul’un kongresini iptal ettirdi. İl başkanın yerine kayyum atandı. CHP, kararı tanımayacağını açıklayıynca da bir polis ordusuyla il binası ablukaya alındı. Kayyum, polis kuşatması altında binaya sokuldu. Tepkileri dizgilemek için de internet darılması yapıldı. Daha sonra CHP genel merkezinin kongresi ‘mutlak butlan’ kararıyla iptal edildi. Saray hakemi ve rakip oyuncuları satın aldı. Partinin başına – butlan kararı alırken ilgililerle görüştüğünü, yetkililerle pazarlık yaptığını, mahkemeyle bir görşme sürecine girdiğini ve “bana butlan derseniz gelmem ha” dediğini söleyen – Kemal Kılıçdaroğlu getirildi. “Bu nasıl maç ?” soranlara da ; “Ne yapalım, bağımsız yargının kararı böyle” denildi.
***
Adaletin olmadığı yerde zülüm ülkeyi sarmıştır. Ve biz hâlâ ormanı görmek yerine, tek tek ağaçlara bakıyoruz. İktidar mensupları Meclis’te çıkıyor adalet/demokrasi, adalet/demokrasi’den sözediyor. Geçenlerde AKP’nin grup başanı Abdullah Güler Bey Meclis’te bir açıklamada bulunuyor. Yeni Parti genel başkanı Özer hakkında fezeke hazırlanacağına yönelik iddalara yanıt veren Güler : “Arkadaşlar biz yargının işleyişine karışmıyoruz, bağımsız ve tarafsız yargının işlerine karışmıyoruz. Hiçbir milletvekilinin suç işleme özgürlüğünü yok. Ben ne bileyim yani hangi milletvekillinin neye karıştığını. Bağımsız ve tarafsız yargı kendi çalışmasını yürütüyor. Dolayıyla herkes kendi işine baksın” diyor.
Yazıklar olsun!. Abdullah Bey ! Meclis’ten çıkın dışarı, dışarıya çıkın da adalet çığlıklarına bakın. Mahkemelerde hakkını aramak için meydanlara/sokaklara çıkanlara bakın. Bu memlekette toplantı ve gösteri/yürüş haklarını kullandı diye tutuklananlara, yerlerde sürürüklenlere bakın.“Ailem Güvende” başlığı altında operasyonlardaki gözaltı ve tutalamaları için 15 Eyül’de Çağlayan Adliyesi önünde yapılmak istenen basın açıklamasına polis müdahalesiyle 7’si avukat 107 kişi yaka paça özaltına alınanlara bakın. İfade özgürlüğünü kullandı diye ceza evine yatan gazetecilere bakın, mizah yapanlara bakın. Hak aramasını yapatığ için, yollarda direnen o meden işçilerine bakın. Rozet takınca aklanan belediye başkanlarına bakın; Aydın’a bakın. Afyonkarılahisar’a bakın. Tuzla’ya bakın… Çıkmışsınız, savcılar varmış, bağımsız yargıymış. Bu savcılar, ey savcılar, ey Cumhuriyet savcıları, çıkıyorsunuz gözaltıana alıyorsunuz operasyonlarla, CMK’ye aykırı, insan hakları sözleşmesine aykırı. Ondan sonra içeri atıyorsunuz, sonra da bir bakıyoruz Allah Allah 10 ay geçmiş iddianame yok; bir bakıyoruz bir sene geçmiş iddianame yok ! Nerede bağımsız yargı ? Nerede bu savcılar ? Bu insanların çocukları var. Bu çocukılarn, bu insanların aileleri var. Siz nasıl evinize gidiyorsanız ailenizin yanınına, o insanları da evlerinde bekleyenleri var….
Spinoza’nın “çare” olarak tanımladığı “ifade özgürlüğü” herkese gereklidir. “Sen konuşamazsın, eleştiremezsin, yergide bulunamazsın, mizah yapamazsın” dediğin anda, dayatılan şey “totalitarizm”den başka bir şey değildir.
Susanlar da bunu kabullenenlerdir.
Konuşanlarsa neşe ve öfkelerinden asla vazgeçmeyecek olanlardır.
Benim anayasam vicdanım, vicdanımın sesi ise sözcüklerimdir. O nedenle bu yazdıklarımı sizinle paylaşıyorum, sevgili okurum.
Çünkü vicdan sustuğunda sözcükler de ölür; konuşmak ise bugün yalnızca bir hak değil, insan kalmanın son sığınağıdır.
***
Saray rejimi, neyin ne olduğununun anlaşılmadğı kalın bir sis tabakası altında iktidarını sürdürmeye çalşıyor. Yapılması gereken, o sis perdesini aralamak, gürültüyü hakikatın sesiyle kesmek.
Geçen haftaki yazımda sözünü ettmiştim; Türkiye’nin yetiştirdiği en kiymetli aydınlardan Onat Kutlar’ın 1 Kasım 1995’te yaptığı Aydınlar Dilekçesi savunmasında şunlar yazıyordu:
“Sayın yargıç, ülkelerin ve toplumların tarihinde olağanüstü dönemler vardır. (…) İşte bu dönemlerde siyasi ve demokratik birikime sahip toplumlarda bir ses yükselir. Bu ses kendini yalnızca bir siyasi yapının üyesi değil bir birey olarak da toplumun gidişinden sorumlu sayan tek tek aydınların sesidir.”
Bu ses, birkaç hafta önce Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Av. R. Erinç Sağkan’dan geldiL Sağkan, geçen 1 Eylül 2026 tarihinde düzenlenen 2026-2027 Adli Yılı Açılış Töreni’nde; uygulanmayan yuksek yargi kararlarından, tutuklama uygulamalarına, ifade özgürlüğünden, avukatlara yönnelik baskı ve ve şiddete kadar, adalet sistemindeki sorunları tek tek dile getirmiştı, bir bölümünü aktarıyorum :
“Bugün Türkiye’de üzerinde ciddiyetle durmamız gereken sorunlardan biri de siyasetin dili ile yargının dilinin giderek birbirine yaklaşmasıdır. Siyasi ihtilafların mahkeme salonlarına taşındığı, yargısal süreçlerin hukuki gerekçelerinden çok siyasi sonuçları üzerinden okunduğu bir iklim, adalete duyulan güveni sarsmaktadır. Yargısal kararların hukuki anlamlarından ziyade; kime yaradığı, kimi etkilediği, hangi siyasi sonucu doğuracağı daha fazla konuşulmaktadır. Böylesi dönemlerde, kararın gerekçesi değil, kararın arkasındaki irade aranmaya başlanmaktadır. İşte yargının araçsallaştığı algısının doğmasına sebebiyet veren uygulamaların demokratik düzene verdiği en ağır zararlardan biri budur.
Yargının itibarı, savunmanın haysiyeti ve yurttaşın adalete güveni aynı zeminde yükselir. Birindeki aşınma diğerlerine de sirayet eder. Yeni adli yılın başında kendimize sormamız gereken, bu güveni hangi sözlerle tarif ettiğimizden çok, onu gündelik hukuk pratiğinde ne ölçüde karşılayabildiğimizdir.”
***
DIğer Ikinci bir ışık, bir ses te Anayasa Mahkemesi’nde, and içme töreninde başkan Kadir Özkaya,’dan geldi. Özkaya, yaptığı konuşmada gücünü ve malını kötüye kullanan Firavun, Nemrut ve Karun’dan örnekler verdi:
”Başlangıçlarında adalet üzere hareket etmekteyken sonradan adaletten uzan uzaklaşan Firavun, Nemrut ve Karun gibi güç sahipleri adaletten uzaklaştıkları güçlerini adaletsiz bir şekilde kullandıkları için helak olmuşlardır.
Birini sinek halletmiş, biri de suda boğulmuştur. Yalnızca anahtarlarını 100 devenin taşıdığı belirtilen Karun’un hazineleri ise yerin dibine sokulmuştur. Cenabı Allah’ın bir adı da adildir. Mazlumun ahını yerde bırakmaz. bir gün intikamını mutlaka alır. Hem de çok şiddetli alır.”
Geçen hafta Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvurunun 14. yıl dönümü dolayısıyla “Türk Anayasa Mahkemesinin Norm Denetimi Kararlarının Bireysel Başvuruya Etkisi” konulu sempozyumun açış konuşmasında hakim ve savcılara seslenen Özkaya, sözlerinin tamamının kendisi için de geçerli olduğunu vurgulayarak, şu ifadeleri de kullandı:
“Kıymetli hakim ve savcı kardeşlerim Yüce Allah’ımız bize adaleti emrediyor, insafı emrediyor. Anayasa ve kanunlarımız bize adaleti emrediyor. Peki adalet nedir? Adalet, her şeyi olması gereken yere koymaktır, hak edene hakkını teslim etmektir. İnsan ruhunun omurgası, devletin ise harcıdır.
Tarih boyunca hem vahye dayalı kitap ve öğretilerde hem de aklın ürünü olan hukuk sistemlerinde en yüce ideal hep adalet olmuştur. Adaletin zayıfladığı bir yerde ne devletten ne de toplumsal huzurdan bahsedilebilir. Çünkü güven, refah ve iç barışın yegane temeli adalettir. Adalet, aynı zamanda toplumun vicdanıdır. O vicdan zedelendiğinde, toplumsal bağlar da çözülür. (…) Bu nedenle nefsimizin arzusuna uyarak adaletten uzaklaşmamalıyız. Ayrıca şunu da unutmayalım ki Hak da halk da adil olanları sever. Onları korur ve şereflerini yükseltir.
Kıymetli hakim ve savcı kardeşlerim unutmamamız gereken bir başka husus da hakim ve savcıların cübbelerinin düğme ve cebinin olmadığıdır. Hepimiz her daim bunun ne anlama geldiğinin idraki içinde hareket etmek zorundayız.
Kıymetli hakim ve savcı kardeşlerim; Çıkamayacağın bir dağı bakıp seyran eyleme, yapamayacağın bir gönlü yıkıp viran eyleme, hakem sensin, hüküm senin, Allah nasip etmiş, yanlış karar ile ziyan eyleme.”
Bu cübbeyi giyen birinden bunları duymak beni çok şaşırtı, ve sevindirdi. Derin ve sağlam kayaların, adaletin unutulduğu bu zor zamanlarda çıkıp bu konuşmaları yerinde ve zamanında yapması milletimize ve vatanımıza olan umudumuzu, gururumuzu yeşertiyor.
Türkiye’nin kaderi otoriterlik, şafak vakti operasyonları ve yargılamaları değildir. Demokratik bir yenilenme mümküdür. Türkiye yepyeni bir yolculuğa, geleceğe umutla sarılan bir şafağa yüzünü dönecektir.
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.
Bordeaux, Cuma 25 Eylül 2026