Ünlü İtalyan çizgiromancı Hugo Pratt yarattığı denizci kahramanı Corto Maltese kendisine sorulan “yolculuk nereye?” sorusuna hep aynı yanıtı veriyordu: Uzağa…
Soru hiçbir zaman fiziksel bir yer değiştirmeyi içermiyor aslına bakarsanız. Tıpkı “uzağa” yanıtının da fiziksel bir tanım içermediği gibi.
Geçmiş yıllarda üniversiteden bir meslektaş arkadaşımın aracalığı ile Bordeaux´ya yakın Okyanus kıyı tatil yeri Arcachon´da tanıştığım, Fransız yazarı Chantal Thomas’ın “Özgürlüğünü Taşımak” isimli denemesini – Fransa tarihinin en sıcak günlerin yaşanmasıyla – eve kapandığım bu son gülerde karıştırırken ruhumda gizlenmiş gezginin izlerine de rastladım.
Thomas’ın kitabından aktarıyorum:
“Bu karşılıksız anlar, zamanı en yoğun şekilde kullanırken, en dolu yaşanan var oluşlarda peydahlanırlar. İnsan birden heyecanlanır, başı döner, zamandan önceki bir zamana, bir sonsuzluk kumsalına fırlatılır. Bir müzik bize eşlik eder. İnsan kendini titrek bir filmde oynarken görür ve bu film bizim hayatımızdır. Ürperti, bilinmezliğe sürükleniş, gizemin dokunuşu. Yönümüzü şaşırmış, korkmuş bir halde, faaliyetlerimizi bıraktığımız yerden sürdürmek için geri döneriz. Bununla birlikte, bu tanımlanmamış anlar, bu açıklanamaz tizlikler, belki de kendi kendimize en çok ait olmamızı sağlayan şeylerdir (bir otel odasında duyumsanan, süresi de mülkiyet edimi de bulunmayan o aidiyet hazzı), ya da en azından var olmayı sürdürmemize imkân veren şeylerdir. Merakla. Zevkle.”
Ben de, ayağımın altından kayan kumlarla mücadele ederek ‘La Dune de Pila’ tepesine tırmanıp güneşin batışını izlemeye çalışırken de aynı durum söz konusuydu, Biarritz’te bir balıkçı tezgâhında, üzerine deniz suyunun kokusu sinmiş bir bardaktan buz gibi beyaz şarap içerken de.
Her yaş, yaşanması gereken doğru yaştır. 20’li yaşlar cesaret verir. 30’lu yaşlar inşa etme gücü kazandırır. 40’lı yaşlar insanı kendisiyle dürüst olmaya götürür. 50’li yaşlar derinlik kazandırır. 60’lı yaşlar bilgelik getirir. 70’li ve sonrası yaşlar ise artık kimseye bir şey ispat etme ihtiyacı duymayan huzuru sunar. Bu yaşlar artık gezme işini bir yaşama ve yaşamını sürdürme biçimi haline getirmiş geçmiş zamanların gezgini olma imkânı yok. Daha önce görülmemiş yerleri görmek, keşfedilmemiş toprakları keşfetmek, bilinmeyen sularda yelken basmak, adı bilinmeyen bitkilerden yapılmış içkileri içmek olanağı yok. Bu son günlerde Fransa’da, özgürlüğü kısıtlayan 50 dereceyi bulan boğucu aşırı hava sıcaklığından herkesin en büyük derdi ‘evde kalmak’.
Onun için hergün havaların biraz serinlediği geceleri evden bir-iki saat dışarıya çıktığımda “nereye” diye soranlara ben de Corto Maltese gibi “uzağa” yanıtını veremiyorum. Özgürlüğümü taşıyabileceğim kadar uzağa…
***
Sevdiğim filmleri düşünüyorum, genelde açık sonlu biten filmler: Hikâye kapanmaz, karakter istediği şeye ulaşmaz. Çoğu şey havada kalır. Yaşamlarımız da çok özel bir şekilde kurgulanmıyor, hayatta çoğu şey tamamına ermiyor. O yüzden açık-sonluluğu ve belirsizliğin içinden kurulan anlatıların insancıl olduğunu düşünmüşümdür.
Eğer iklim değişikliğiyle gerçekten yeni bir dünya düzeni olacaksa, asıl soru yeni insanlar nasıl olacak? Nasıl olmalı insan; hümanist, vicdanlı, sevgiye ve birliğe inanan, insanın her türlü nesne ve yapıdan daha önemli olduğunun bir ütopya olduğunu bilerek, bu uğurda mücadele eden yeni bir insan getirecekse günler, bu acılara katlanmak kolaylaşır belki…
Son Filmimiz ‘Mr Morgan’s Last Love‘ ise yaşamının son çeyreğindeki bir insanın gözünden, hayat dediğimiz büyülü yolculukla, kendi öyküsü yüzleşmeyi anlatıyor. Hızlı takip sahneleri, lüks araçlar, patlayan binalar, iç içe geçmiş suç öyküleri yok filmde, ancak her haliyle insanlık halleri var. Bize çok şey göstermeye hazır… Biz görmeye hazır mıyız?
Seçkimizi özellikle yavaş fakat rahat izlenecek öneriler üzerine kurduk. Seyrederken derin derin nefes egzersizi yapmak mümkün. Sonra sorularınızı bir kağıda yazın. “Ben nereye, ailem nereye, insanlar nereye doğru gidiyor?” Sıralamayı sakın değiştirmeyin. Çünkü ‘ben’ doğru yere gitmezse, ‘biz’in yolunu bulma şansı yok!
***
Tolstoy’un lk okuduğum ve çok etkilendiğim “İnsan Ne İle Yaşar?” adlı kitabında, bizi 19. yüzyıl Rusya’sının derme çatma bir kunduracı dükkanına götürür ve o sarsıcı soruyu sorar: İnsan ne ile yaşar? Kitapta, o gökyüzünden sürgün edilmiş meleğin dudaklarından dökülen kelimeler bir tokat gibi çarpar yüzümüze. Biz kendi çabalarımızla, kendi aklımızla yaşadığımızı zannederiz. Hayatta kalmak için ekmeğe, suya, havaya ihtiyacımız olduğunu düşünürüz. Evet, bunlar bedeni yaşatır. Peki ya ruhu?
Bedeni besleyip ruhu aç bırakırsanız, nefes alan bir ölüden ne farkınız kalır? Yazarın hikayesindeki melek, yeryüzündeki sürgününü tamamlayıp ışığa dönüşürken gerçeği haykırır: Hiç kimseye kendi ihtiyaçlarını bilme yetisi verilmemiştir; çünkü insanlık, sevgi denilen o büyük ağ ile birbirine örülmüştür. İçimizdeki kin, öfke ve bencillik bizi zehirleyen bir hastalık, sevgi ise tek gerçek panzehirdir. Sadece seni sevenleri sevmek değil; bir yetimi, bir bizi. bir yoksulu, sana hiçbir faydası dokunmayacak o yabancıyı sevebilmektir mesele.
Modern dünya bize sürekli tek bir şeyi fısıldar: Kendini düşün, önce sen gel, sadece kendi çıkarını koru. İnsanın yalnızca kendi menfaatlerini, planları ve kaygılarıı sayesinde ayakta kalabileceğine inandırır bizi. Oysa hayatın geeçek mucizesi, bu bencil döngünün tamamen dışındadır. İnsan, sadece kendi hayatına odaklandığında ruhunu kurutur; etrafına duvarlar örer ve o duvarlar arasında yalnızlaşır. Tostoy, insan dağasının en derin sırrını tek bir cümleyle önümüze serer: “Anladım ki insanlar kendilerini düşünerek değil, sevgiyle yaşarlar.” Çünkü bizi yarınlara bağlayan şey cebimizdeki paranını gücü, ya da geleceğe dair yaptığımız kusursuz planlar değildir. Bizi hayatta tutan şey; birinin bizi karşılıksız sevdiğini bilmek ve bir başkasının hayatını güzelleştirmek için kalbimizde taşıdığımız o saf sevgidir. Sevgi, insanın içindeki en büyük yaşama yakıtıdır. Paylaştıkça çoğalan, verdikçe eksilmeyen tek zenginliktir. Bir çocuğun gülüşünde, bir dostun selamında ya da bir hayvana uzatılan bir kap mamada saklı olan o sıcaklık, dünyayı yaşanabilir kılan yegâne güçtür. Kendimiz için yaşarsak sadece nefes alırız; ama sevgiyle yaşarsak, gerçekten var oluruz.
***
Herkesin sadece bir tane hayatı var. Sadece bir kere, bildiğince yaşıyor. Kimileri cesaretle ateşe yürüyor, kimileri uzakta bile yanmaktan korkuyor. Kimileri enginlere dalıyor, kimileri kıyıda duruyor. Kimileri yola çıkmayı zafer sayıyor, kimileri kaldığında kazanıyor… Sınanmadığımız, yaşadığımız hiçbir hikâyenin kahramanı olamayacağımız gibi; sınandığımızı sandığımız yolculuklarda bile hayat acemisiyiz aslında. Bugün durduğumuz yer, dün geldiğimiz yerden farklı çünkü. Hepimizin yolculuğu, yolu başka, heybesindekiler de öyle… Yani küçümsediğimiz, “şımarıklık” saydığımız pek çok şey belki de başkasının ilk kez, zamansız, hazırlıksız sınandığıdır. Demleneceği yerdir belki… Belki dünyada başka türlü yaşanabileceğini anlayıvereceği zamandır.
Hayat, – geçtiğimiz haftaki Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinde yaklaşık 2 bin 300 ek ölüme neden olan – iklim krizi önce de kısaydı. Sadece şimdi semptomlarını (sıcak dalgaları, sel felaketleri, orman yangınları) daha yakın ve daha yakıcı farkına vardık. Şimdi kendimize ya da yakınlarımıza bir şey olursa diye kalbimiz tedirgin atıyor. Hem bugünü yaşıyorsunuz hem de geleceği ve geleceğe dair korkuları bugünden hayal ediyorsunuz. Mesela sabah kahvaltı hazırlarken aklınız bir anda yaşadığınız şehirde 30 sene sonra yaşanabilecek çok büyük sıcak dalgalarına gidiyor. Belirsizlikler çağında yaşıyoruz. Dünyanın nasıl bir yere dönüşebileceğine dair bir fikrimiz yok. İklim krizi zaten koskocaman bir belirsizlik. Londra’da İmperial College London’da iklim uzmanı olarak görev yapan Prof. Frederika Otto, “Bu sıcaklıklar bir gün bize serin gelmeye başlayacak” demiş. Bu sözleri “Bunlar daha iyi günlerimiz” diye anlamak da mümkün. Bu belirsizliklerin ortasında nasıl yaşanır?
Bazılarımız daha kolay yol alıyor, bazılarımız acemi. Öyle ya da böyle bu yolu yürüyeceğiz. Öyle ya da böyle öğrenebileceğimiz kadarını öğreneceğiz. Kimimiz ekmek yapacak efkarını dağıtmak için, kimimiz kendiyle yolculuklara çıkacak. Kimimiz beklemeyi öğrenecek, kimimiz vazgeçecek. Kimimiz özen göstermeyi öğrenecek, kimimiz hoyratlığı ile yürüyecek. Kimimiz dizi izleyecek, kimimiz dizi yazacak. Kimimiz kahraman olacak, kimimiz kabuğuna çekilecek. Kimimizin hiç vakti olmayacak, kimimiz sıkılacak. Kimimiz ne kadar yaşayacağını düşünecek, kimimiz nasıl yaşadığını… Öyle ya da böyle bugünler geçecek. Neyi biriktirdiysek sokağa onunla çıkacağız.
“Yaşam adil değil, acil de değil” demişti bir arkadaşım. Aslında acil. Ne olursa olsun bugünü doya doya yaşamak için. Yarına “yarım” kalmasın diye ve hep “yarım” kalacağını bile bile… Ama doğru hiç adil olmayacak. Yine haksızlıklara uğrayacağız. Yine hayal kuracak, yine kırıkları toplayacağız… Yine birileri gidecek, yine biz kalacağız… Yine yaşlarımız yüzümüzü yıkayacak ama yine filizleneceğiz… Yani şimdi bir söz kurmadan önce uzun uzun düşünme zamanındayız. Kırmak yerine onarmak, ayrışmak yerine yan yana durmak, dağıtmak yerine toplama zamanında… Belki birileri buna “fazlaca naiflik” diyecek. Ama başka bir dünya iyilikle kurulacak…
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.
Bordeaux, Cuma 3 Temmuz 2026