Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Yayman anlattı, dünü, eskileri… Özlenen Bir Hikayeyi

“Çocuk olduğumuz… Dünyanın kirlenmediği,

“Çocuk olduğumuz… Dünyanın kirlenmediği, masum zamanlardan bahsediyorum. Köyümüzde elektriğin olmadığı, gecelerin gerçek gece, gündüzlerin gerçek gündüz, yani aslında hayatın daha sahici olduğu yıllardan bahsediyorum.”

“Eskiler…” diye başlarız hep! “Bir zamanlar…” diye de ekleriz çokça! Bugünden geriye bu kadar gitme heveslisi olunca da, anlatılanların derinliğinde kaybolur gideriz ama… O kayboluşta, çocuk gülümsemeleri vardır hep. Hiç bitmesini istemediğimiz oyun anlarımız vardır. Şen kahkahaların, hayatı çınlattığı zamanlar vardır.
Bugün, bu anların birinde duralım ama… O anları bize anlatan isim, AK Parti’nin Hatay Vekili, Hatay siyasetinden toplumsal hayatına, ekonomisinden kültürüne ciddi katkılar sunan da bir isim, Hüseyin Yayman olsun.
Sabah Gazetesi Yazarı Hıncal Uluç ile paylaştığı ‘bayram yazısı’ ile beraber, biriktirdiği anıların dün hikâyesinde duran ve herkese de kendi hikâyesini hatırlatan Yayman’ın kelimeleri, ara başlıklar halinde şöyle:
-ÇOCUKLUĞUM-
“Ben, çocukluğumda ve gençliğimde, yalnız Çukurova Bölgesi’nde onlarca Köroğlu anlatıcısına rastladım. Bu Köroğlu destanlarını, her usta kendince anlatıyordu, kendisinden bir şeyler katıyordu destana. Ben, edebiyata, destan anlatıcılarına öykünerek başladım. Gençliğimde, hem bir anlatıcı hem de derleyiciydim. Bir romancı için, eğer o romancı yeni bir roman dili yaratmak gücünde ise, sözlü edebiyat erişilmez bir kaynak olabilir” der, büyük Usta Yaşar Kemal. Çocukluk ve gençlik yıllarım… Bilincimizin, hayat karşısında duruşumuzun oluştuğu yıllar. On yedinci yüzyılın büyük düşünürlerinden Thomas Hobbes, henüz “İnsan insanın kurdudur” lafını etmeden önce söylememiş miydi, “Benim hayatım, çocukluğumun izdüşümü gibidir” diye?
-ŞİİR GİBİ-
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım… Şiir gibi geçen ve sanki sihirli bir dünyada yaşıyormuş hissi veren o yıllar.
Benim çocukluğum, büyük değişim ve dönüşüm yılları (1968 olaylarını ve Çiçek Çocukları Hippilerin dünyayı değiştirme özlemlerini hatırlatmak isterim) olarak da nitelenen bir dönem sonrasına, yirminci yüzyılın en şenlikli dönemi olarak da betimlenen bir döneme rastladı. Şimdi anlatıldığında, yeni kuşaklar için sanki ortaçağ devirlerini anlatıyormuş hissi uyandıran ve muhakkak onlar için hayli sıkıcı gelen süreydi, 1970’li yıllar. Daha doğrusu, 1970’lerin ikinci yarısı.
Henüz bizim çocuk olduğumuz ve dünyanın kirlenmediği, masum zamanlardan bahsediyorum. Köyümüzde elektriğin olmadığı, gecelerin gerçek gece, gündüzlerin gerçek gündüz, yani aslında hayatın daha sahici olduğu yıllardan bahsediyorum.
Yaz sıcaklarında damda yattığımız günlerde, Samanyolu’nun görüntüsünü ve kayan yıldızların azametini hayal edebilir misiniz? Ya o pilli radyodan dinlediğimiz unutulmaz müzikler eşliğinde yıldızlara bakıp kurduğumuz hayalleri…
Yeşilçam yönetmenleri tarafından, şimdilerde başarılı biçimde senaryolaştırılan ve ciddi gişe hasılatı elde eden filmlere konu olan dönemlerden bahsediyorum. Burada hemen şunu belirtmem gerekiyor ki… Bizim çocukluğumuz, o filmlerden daha eğlenceli ve daha sahiciydi. (“Vizontele”, “Babam ve Oğlum”, “Dondurmam Gaymak..”)
-FİLM GİBİ-
Televizyonun olmadığı, buzdolabı yerine tel dolapların kullanıldığı, suyun tulumbadan alındığı, lüks ya da gaz yağı lambalarının altında oturulan, sinemanın sihirli olduğuna inanılan ve kadınlı erkekli yazlık sinemalara gidilen, horoz şekerinin Madlen çikolatadan daha lezzetli olduğu dönem…
Traktör aküsüne bağlanan siyah beyaz televizyonda, bütün köy halkı ile beraber ilk izlediğim Dünya Kupası’nı ve gol kralı Kempes’i unutmam mümkün değil. Kupayı alan Arjantin takımı kadar, finalde kaybeden portakalları, yani Hollanda takımını daha dün gibi hatırlıyorum.
Bu dönemin karakteristikleri, başka bir yazı konusu olacak kadar uzun. Onun için bu bahsi kısa tutup, çocukluğumdaki bayramlara geldiğimde ilk aklıma gelen, ağustos ayına rastlayan oruçlar ve insanların dillerinin susuzluktan bir karış dışarı çıktığı günlerdir.
Amik Ovası’nın kavurucu sarı sıcaklarında, pamuk tarlalarında kimi zaman çapa yaparak, kimi zaman pamuk toplayarak, çoğunlukla ise çalışmak durumunda kalınan ramazan ayları. Hele oruçlar, Temmuz ya da Haziran ayına denk geldiyse, bittiniz demektir. En çok da oruçlu oruçlu harman dövmek aklımda kalmış. Ovadaki işlerin en zorlarından biri olan harman dövmek, oruca denk geldiğinde, daha bir dehşet olurdu.
Biz çocuklar için iftar vaktinin kutsal saatler haline geldiği ve tüm ailenin boy boy sofraya oturduğu, geçmek bilmeyen dakikalar. Bizler, çoğu zaman oruç tutmazdık, ama kimi zaman öğleden sonra ve kimi zaman sabahtan öğleye kadar tuttuğumuz tekne oruçlarını, olabilecek en büyük paraya da büyüklerimize satardık. O günlerin her anı film gibi zamanlardı aslında.
-BULGUR PİLAVI-
Büyükler tarafından oruç tutmayalım diye kaldırılmadığımız sahurlara, ağlaya ağlaya, zorla da olsa kalkıp, dört başı mamur sofraya oturmalar ve hane halkına eşlik etmeler. Bu zamanlarda, Zeyno Nenemin, ki doksanlı yaşlarına gelmesine rağmen biz ona hala ‘Küçük Zeynep’ derdik, bizi kolunun altına alıp saklaması olmasa, sıkı bir azar işitmemiz olağan sayılırdı.
Ha bu arada, sofra dedi isem, bugünkü kuş sütü eksik sofralar aklınıza gelmesin. Bulgur pilavı ve üzüm hoşafının başköşede durduğu, çoğunlukla akşamdan kalan yemeklerin yenildiği, ama muhakkak karpuzun ve manda yoğurdunun olduğu sofralar. Eskiler, bulgur pilavı ‘oruçlukta tok tutarmış’ deseler de, aslında yiyecek pek bir şeyin olmadığı için, mecburiyetten tüketilen bir yemek haline gelmişti o zamanlar bulgur.
Bulgur, benim için mübarek bir bakliyattır ve ben hala üzerinde buharların yükseldiği, köy tavuğu suyuna yapılmış o pilavları hayal ediyorum. O dönemler, milletçe daha fakir, ama daha mutlu olduğumuz zamanlardı gibi geliyor insana.
-RADYO TİYATROSU-
Aklımda kalan bir diğer manzara ise ister iftar, ister sahur sofrası olsun, muhakkak misafirin olduğu büyük sofralara oturduğumdur. Köyde henüz caminin olmadığı yıllarda, bir aylığına köylüye teravih kıldırmak ve çocuklara “Elif ba” öğretmek için gelen imamın bizim evde misafir olduğu ya da anamın ahretliklerinin olduğu zamanlardı, o vakitler. Onların evde kalmasından kimse rahatsız olmazdı. Çünkü hepsini aileden biri gibi kabul ederdik. Hatta bu insanların teravih sonrasında anlattıkları Hayber Kalesi, Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı hikâyeleri ve bol eşkıyalı, canavarlı hikâyeler, bütün çocukların gözünü kırpmadan dinledikleri radyo tiyatrosuna dönüşürdü.
Daha eski zamanlarda, daha çok hikâye bilen yaşlılar varmış ve onlar, uzun zemheri gecelerinin en itibarlı kişileriymiş.
Teravih namazına gitmeden önce, sokakta bir fasıl oynanan körebeler, çetecilik oyunları, hala tatlı gülümseme ile hatırladığım zamanlardı. Camide en arka safta kılınan teravih namazı, kimi zaman bitirilemeden uykuya dalınırdı. Her akşam muhakkak bir yaşlının “Sessiz olun” uyarısı ve kaş çatmalar, bize iltifat gibi gelirdi. En sevdiğimiz akşamlar, Kadir Gecesi’nin yaklaşması ile birlikte artan mevlitler ve hatim dualarıydı. Bu akşamlarda, muhakkak pötibör bisküvi arasında lokum dağıtılırdı. Lokumun kalitesi, mevlidi okutanın maddi durumuna göre kimi zaman fındıklı, kimi zaman ise sade olarak değişirdi. Aslında bizim için pek fark etmiyordu. Küncülü (susamlı) pidenin çerez olarak yendiği zamanlarda, lokum bisküvi ancak senede birkaç kere yiyebildiğimiz bir şeydi ve onun için oldukça kıymetliydi.
-NEREDEN NEREYE-
Türkiye, nereden nereye geldi! Yeni alınan yirmi sekiz numara kundura ile uyuduğumuz ve gece kalkıp gizli gizli izlediğimiz ve giymeye kıyamadığımız zamanlardan, tüketim çılgınlığına çevrilen ve alınan hiçbir oyuncağın bizi mutlu etmediği zamanlara…
Bizim köyümüz, Amik Ovası’nın tam ortasında sayılabilecek bir ova köyüydü. 1950 sonrası dönemde kurutulup tarıma açılan Amik Gölü yatağının merkezinde yer alan köylerden biri konumunda olan köyümüz, sınıra kuş uçuşu beş kilometre mesafedeydi. Yani anlayacağınız, bir yönümüzle de “Telboyu İnsanı” sayılırdık.
Köyüm, geniş meraların olduğu, henüz çevre felaketinin yaşanmadığı, içinden küçük bir derenin geçtiği, etrafı dut ve okaliptüs (biz ona Sulfato derdik) ağaçları ile çevrili, bolca yaban hayvanının olduğu tipik bir ova köyüydü. Özellikle “Ova köyüydü” dedim. Çünkü ova köyü, diğer köylerden farklıdır. Tüm Anadolu’da olduğu gibi, ova köyleri ile dağ köyleri, sanki farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda yaşayan insanlardan oluşan köylerdir. Ova köyleri ile dağ köyleri arasında kimi zaman mesafeler az olmasına rağmen, hayat tarzlarından dünya tasavvurlarına değin derin farklılıklar bulunurdu.
Köyümüz, tüm ova köylerinde olduğu gibi bereketli topraklara sahip, on metre yerin altından buz gibi suyun çıktığı, her evin önünde emme basma tulumbaların olduğu, yeşillikler arasında, geçimini çiftçilikle ve daha çok pamuk ekerek sağlayan bir köydü.
Ova köylerinin temel özelliklerinden biri, bu köylerde yaz mevsiminde güneş batar batmaz hücuma geçen amansız sivrisineklerin bolca olmasıdır. Köy halkı, zamanında Alan Yaylası’na çıkarken, bizim çocukluğumuzda nedendir bilinmez, artık çıkmaz hale gelmişlerdi. Yaşlıların o vakitler anlattıkları göç hikâyelerini düşündüğümde, kendimi, sanki Kemal Tahir’in “Devlet Ana” romanında gibiymişim hissine kapılırım.
-KÖMBENİN TADI-
Ben, kömbenin tadı kadar, o yapılma törenine bayılırdım. Bir şölen havası içinde yapılan kömbenin, kendine has ritüelleri vardı. Kullanılan malzemesinden dolayı normal pastalara göre daha dayanıklı olan kömbe, bayram sonrası yapılamayan kahvaltılar yerine, azık olarak çalışmaya götürülen, öğrencilerin ceplerine sokulan mübarek bir yiyecekti. Kömbenin en önemli özelliği, insanı tok tutması ve uzun süre saklanabilmesiydi. Çocukluğumdaki anamın yaptığı kömbeleri özlüyorum doğrusu. Sanki o bir sıradan pasta değil de, başka bir dünyaya ve başka bir âleme ait bir kutsal yiyecekmiş gibi geliyor şimdi bana.
Hiçbirimiz, çocukluğumuzdaki bayramları asla unutmayız değil mi? Neden diğer yaşlardaki bayramlar unutulur da, hatta günümüzde bayramlar tatil yapılan zamanlara dönüşmüşken, çocukluğumuzun bayramları ve bayram sabahları asla unutulmazlar? Ne zor bir soru değil mi?
-BÜYÜLÜ ZAMANLAR-
Bayram kartının henüz tedavülden kalkmadığı ve hasretle beklenen bir iletişim aracı sayıldığı, naif zamanlar… Askerde olan atabeyime, tebrik kartının arkasına benim minicik elimin çizildiği, bayram kartı gönderdiğimiz o sarı sıcak zamanlar. Sihirli ve büyülü zamanlar… Ben büyüyorum, dünya eskiyor, zaman nehri akıp gidiyor, nesiller değişiyor. Değişmeyen ise masumiyet ve saflık olsa gerek.
-BALIK DAHİ!-
1980’lerin sonunda, kapitalist birikim süreçlerinde yaşanan değişime bağlı olarak, hiçbir zorlama olmadan, köy kendiliğinden boşaldı ve köyler, sadece yaşlıların yaşadığı bir yer haline geldi. Ne acıdır ki, ne o güzelim çimenler kaldı, ne ırmak boyu yüzdüğümüz göletler. Ne, her bahar vakti gelen hacı leylekler ve de en kötüsü, ne de o güzelim insanlar kaldı. Hatta ne oldu biliyor musunuz? Derede, balık dahi kalmadı. Daha çok kitaplarda ve gazetelerde okuduğumuz çevre tahribatının en büyüğünü, aslında benim köyüm yaşamıştır.
Modern zamanlarda, bütün kavramların içinin boşalması gibi, köy de anlamını ve ruhunu kaybetti. Ovada, köyler kendiliğinden boşaldı. İnsanlar, tabiatın içinden gelip, kendilerini açık hapishanelere dönüşen bu yatakhane şehre mahkûm ettiler. Aslında buralar şehir de değildi. Buralara şehir demek, kökünde medeniyet sözcüsünü barındıran şehir sözcüsüne hakaret olur. Buralar, olsa olsa; kaçak kömür kokuları arasında, sağlıksız gecekonduların yükseldiği, park ve yeşil alanın para hırsına yenik düştüğü, çam kokulu ahşap doğramanın yerini yapay PVC’lerin aldığı “naylon şehir”lerdir. Peki ya bayramlar?
O, masumiyetin ve saflığın sembolü olan çocukluğumuzdaki bayramlar. Onlara ne mi oldu diyorsunuz? Onlar da bir daha gelmemek üzere güzel atlara binip ovayı terk ettiler.    -Tamer Yazar-