Yorgunluk bir ülke olsa Türkiye olurdu gibime geliyor. Durmaksızın tekrarlayan döngüler, arada bir fırsat bulup filizlenen umudun tepesine daracık balkonlardan düşen saksılar gibi iniveriyor. Memleketin istikrarlı kötüye gidişinde ufacık bir şeyi değiştirmek o kadar zor, her şey her fırsatta ayarlarına dönmeye o kadar meyilli ki insan yoruluyor, ruh yoruluyor, akıl yoruluyor, hayal yoruluyor. Ülkede yorgunluk bile yorgun!
Murathan Mungan, yıllar önce Metis Yayınevi’nde çıkan “Yüksek Topuklar” adlı kitabında bu yorgunluk halini şöyle tanımlıyor:
“Yorgunluk benim genel halim. Bana, ‘Nasılsın?’ diye soranlara, en sık verdiğim yanıtın ‘Yorgunum’ demek olduğunu keşfettiğim günden beri, daha bilinçli olarak ‘Yorgunum’. Şu memlekette yaşayıp da yorgun olmamak mümkün mü?”
Bu soruyu sorduktan sonra, şöyle sürdürüyor Murathan Mungan:
“Beden yorgunluğu dediğinde ne olacak, iki-üç dinlenmeyle geçer, ama ben aslında vatan yorgunuyum! Ruh yorgunuyum, gönül yorgunuyum, hayat yorgunuyum; öğrenmek, bilmek, anlamak, anlamamış gibi yapmak, düşünmek, hissetmek, tanımak, tanık olmak, katlanmak, anlayış göstermek, görmezden gelmek, üzerinde durmamak, idare etmek, üzülmemiş görünmek, alışmak, alışamamak, sabretmek, katlanmak, beklemek yorgunuyum.
Tam da artık bu memlekette hiçbir şey şaşırtamaz beni sanırken, her seferinde yeniden şaşırmak yorgunuyum.”
Şaşıra şaşıra yaşamaya devam edeceğiz Sevgili Murathan Mungan. Başka türlüsünü bilmediğimizden, başka türlüsü elimizden gelmediğinden, ilkelerimize, doğru bildiklerimize sımsıkı tutunarak, okuyarak, anlayarak, yazarak, yaşayacağız.
RUYSAL ÇÖKÜȘ
Dışarıdan, uzaktan anavatana baktığımızda ne yazık ki, artık kavgadan, didişmeden ve dahası baskıdan, susturmadan yorgun düşmüş; her yanı kuralsızlık, haksızlık hukuksuzluk sarmış; yalnızca mutsuz değil, zihinsel olarak dağılmış, duygusal olarak taşkın, ruhsal olarak paramparça bir ülkeye dönüşmüş, yaşama sevincini yitirmiş bir toplum olmaya doğru hızla ilerliyoruz. Siyasal ilişkiler çığrından çıkmış, ortalık toz duman, mutlak butlan kararıyla ülke siyasetine, ağır aksak da işlese ‘Türk tipi demokrasi’mize resmen balyoz indirilmiş, her kafadan bir ses çıkıyor, adaleti ara ki bulasın, yarının ne getireceği belli değil.
Türkiye’nin içine çekildiği bu ruhsal çöküş, psikolojinin temel kavramlarıyla okunduğunda gerçek anlamını buluyor. Çünkü yaşadığımız şey sadece politik ya da ekonomik bir kriz değil, ruhun anatomisini bozan, zihinle bedenin bağını koparan, giderek insanlıktan ve hakkaniyetten uzaklaştığımız zamanları işaret ediyor. Burada hakkaniyet, liyakat, insaniyet, adalet, vicdan gibi kavramlardan ziyade sizin hangi tarafa ait olduğunuzu gösteren semboller, sözler, ifadeler ön plana çıkmaya başlıyor.
Şimdi sadece hiçkimsenin geçmişte ne yaptığını, nereden geldiğini hatırlamadığı; ülkenin yürütmesini, yasamasını ve yargısını kendisine bağlamış, kendisini devlet ve onun aklı olarak konumlandırmakta olan, bir Cumhurbaşkanı’nın rakiplerine yönelik “turpun büyüyü heybede”, “silkeleyin” gibi ifadelerin geçtiği tehdit içeren üslup; kendisine Cumhurbaşkanı adayı çizgide rakip gördüğü Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, sonra tutuklanması ve tüm mal varlığına el konulması, ardından gözaltılar, tutuklamalar, 4 bin sayfalık ve hedef kişiye 1000 yıl ceza talep eden iddianameler… [Son günlerde olup bitenlere baktığımızda anlıyoruz ki “turpun büyü” Kılıçdaroğlu’ymuş]. Casusluk suçlamaları, zulüm ve göz korkutma kalıplarıyla karanlık günler yaşayacağımızı en üst düzeyde konuşan yeni bir ülke, post-hakikat ülke, yeni bir dünya var, post-gerçeklik, gerçek ötesi gelecek geldi, tam şurada bomboş duruyor.
Hani bir devlet aklından bahsediliyor ya bugünlerde… Numan Kurtulmuş 2016’da ‘Devlet aklı millet aklıyla birleşti’ diyordu ama devlet aklı hiç bu kadar gayrimilli, kral bu kadar çıplak görünmemişti.
“RUHUM NE ZAMAN İYİ OLACAKSIN ?”
Marcus Aurelius MS2. yüzyılda Roma İmparatoruğu’nun en güçlü hükümdarııydi. Yasalar onunla şekilleniyor, ordular onunla yürüyor, Tanrılar onunla aynı cümlede anılıyordu. Oysa o bütün bu gücünün ve kudretinin içersisinde güçsüzlügünü inkar etmeyen biriydi. İnsanlık tarihinin en ironique kitaplarından biri olan “Meditations (Kendime düşünceler)” adlı esrinde, kendi ruhuna şöyle sesleniyordu:
”Ruhum ne zaman iyi olacaksın ? Sade, yalın, tek başına… Seni örten bedenden daha parlak! Ne zaman sevmeyi, şefkati tadacaksin gerçekten? Ne zaman eksizsiz olacaksın, hiçbir şeye muhtaç olmadan, ne canlıya, ne cansıza, ne zevkine, ne konforuna, ne zamana, mekana, iklime, ne de güzel birçevreye özlem duyarak?… Yoksa şimdiki halinle barışık olmayı ne zaman öğreneceksin, elindekiyle sevinmeyi? Kendini ikna edebilecekmisin bir gün, her şey tanrıdan geliyor, her şey yolunda ve yolunda olacak. Onların sana layik gördükleri her şey, şimdi ve bundan sonra her şeyi var eden, taşıyan, kucaklayan ve bir gün başka bir şeye dönüştüren o mükemmel varlığın ellerinden. Tanrılarla ve insanlarla, onları yargılamadan kırmadan yan yana durabilecekmisin? İster atom olsun ister doğal bir düzen, ilk öncül şu; ben Doğa tarafından yönetilen bir “Bütün”ün bir parçasıyım. İkincisi, diğer parçalarla derin bir bağım var. Bu yüzden böyle bir bütünün parçası olduğumu hatırladığımda başıma gelen her şey beni huzurlu kılar. Diğer parçalarla akraba olduğumu bildiğimde, topluma karşı değil, onun iyiliği içn hareket ederim. Her dürtümü ortak iyiliğe yöneltirim, tersinden uzak kalırım. Hayat böyle akar, tıpkı şehrinin ona biçtiği her şeyi kabullenerek ilerleyen iyi bir vatandaş gibi. ”
KEMAL BEY GARİBETİ
23 yıllık çürümüş bir iktidar, ana muhalefet partisini ve onun Cumhurbaşkanı adayını veya muhtemel adaylarını, yargı yoluyla devre dışı yani seçim dışı bırakmaya çalışıyor. Saray’ın amacına ulaşabileceği biçimler altında gelişmeler yaşanıyor. CHP, iktidarın saldırısı altında; Kemal Kılıçdaroğlu (KK) ise bu saldırının yeni maşası! Anlaşılır nedenlerle CHP kendisini savunma çabasındayken, bu savunma çabasının iktidar alternatifi durumundaki “CHP’nin bir iç çekişme” halinde “birbirine düştüğü” görüntüsüne büründürülmek istendiği görülüyor ki, bunun zararı CHP’yle sınırlı olmaz, geçici olsa bile, tüm demokrasi mücadelesinin hanesine yazılır. Asıl bedeli ne liderler ne delegeler öder; sandıkta umut arayan seçmen öder.
Operasyonlar başlayalı bir yılı geçti, iddianemeler çıktı, yargılamalar ilerledi ama çoğunluğu ikna etme ihtiyacı devam ediyor. İktidar, CHP’de kazanan takımla yani muhalefetle değil yolsuzlukla mücadele edildiğine seçmeni inandıramadı. KK da burada devreye giriyor. İktidar, yetkisiz bir mahkeme ile “yargı” çubuğunu devreye sokup “mutlak butlan” kararıyla dışarıdan yapamadığını içeriden başarmaya çalışıyor. AKP’li Cumhurbaşkanı RTE ellerini sevinçle ovuşturarak “Takip mesafesinden yaşananları izliyoruz” açıklamasını yapıyor.
Ancak KK’nun iknaya kendisinden başlamak gibi bir zorluğu var. Çünkü son iki yılda yapılan soruşturmaların hukuki değil siyasi olduğunu başta kendisi de söylüyordu. Sosyal medya hesabında paylaşımları duruyor. Şimdi meğer yanıldığını, aslında hukuki süreç olduklarını nasıl anlatacak? Vaktiyle “Hak, Hukuk, Adalet” diye yürüyerek ülkedeki yargı pörsümesini yollara taşıyan kişi, şimdi yargıya güvenin yerlerde süründüğü bir zamanda bir yargı kararıyla başkanlığı nasıl içine sindirir? Genel başkanlığı döneminde ilk derece mahkemeleri için “sarayın mahkemeleri” diyen, yargının siyasallaştığını, kararların talimatla verildiğini söyleyen KK, nasıl bir aydınlanma yaşadı da şimdi “Ortada mahkemenin verdiği bir karar var; mahkeme kararını tanımıyorum demenin hukuki bir karşılığı yok” açıklaması yapıyor. Yargıçların hukuka göre değil, Beştepe’nin isteği doğrultusunda karar verdiklerini söylediği, eleştirdiği onlarca açıklaması var KK’nun, mahkeme kararıyla başa dönmeyi, sırf partiyi kirlenenlerden arındırmak için kabul ettiğine kimseyi ikna edebilir mi? Temsilde hata olmaz, arındıracak suyu -affedersiniz- lağım kanalına bağlayıp içine düştükten sonra rakiplerine “Hadi gelin arının!” diyebilir mi ? Nasıl göründüğünü düşünmüyor. Ziya paşa, “Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?” der ya, işte öyle.
RUHUNU ȘEYTANA SATMAK
Bu son günlerde, binlerce kilometre uzaktan, içinde bulunduğumuz bu siyasi karmaşanın/kavganın ‘yapay cehennemde’ nefes almaya çalışırken Anayurdumda yıllar önce geçirdiğim tatil sürecinde bir dostumun hediye ettiği eski bir çeviriyle Alman edebiyatının dünyaca ünlü Goethe’nin meşhur Faust’unu tekrar okumak yaralanan ruhuma iyi geldi. Okurken, KK’nun 13 yıllık Başkanlığı döneminde hiçbir seçimi kazanmayan, CHP’nin parti kültürü ve parti ruhu ile hiçbir ilgisi olmayan, son yıllarda partisine yabancılaşan, partisini “bölen”, “iç kavga” çıkaran, eski ekibine “FETÖ’cükle suçlayan, kendi seçmenleri tarafından “hain” ilan edilen; makam mevki, güç, iktidar tadını yaşayanların o hırs/ihtiras virüsüne yakalanarak, “Ben 13 yıl genel başkanlık yaptım, ölünceye kadar gitmem” diyerek, adeta siyasi iktidarın aparatı rolüne dünüşen, insanlığın ruhunu şeytana satan o Faust’un mitinde zaaflarını bu defa daha sarih bir bakışla gördüm.
Alman ozanı’nın eserinde baş kahramanı Faust, felsefeyi, tıbbı, tabiatı ve teolojiyi araştırmış yeryüzünün sırlarını tüketmek için çözmüştür. Bir bilim adamı olarak ihtiyacını duyduğu keşiflerden mahrum kaldığını ve hayatını istediği gibi yaşamadığını kavrar. Bu çelişkiyle kıvranırken, eğer Mefisto kendisini bu huzursuzluktan kurtarabilirse eğer ruhunu şeytana satacağını söyler. Şeytan da Faust’u hayata bağlayacağına ve hazlarda manayı bulacağına dair ona söz verir. Ve onu gençleştirerek dünyayı kendi bakışlarıyla gösterir.
Metinde, Faust Mesfisto’yla anlaşmaya çalışırken ona dizginlenemez arzularından ve çaresizliğinden bahseder:
“Ben kendimi girdaplara, en ıstıraplı kamlara, aşk hınçlarına, ferahlatıcı inkisarlara terk ediyorum. Bilgi hastalığından kurtulan kalbim, gelecek hiçbir ıstıraba karşı kapalı olmayacaktır. Ve bütün insanlığa mukadder olan şeyleri kendi içimde tatmak istiyorum. Ruhumla en yükseği ve en derini kavramak, onun saadetlerini ve acılarını bağrımda toplamak böylece kendi benliğimi onun benliği üzerine yaymak ve tıpkı onun gibi sonunda da uçuruma yuvarlanmak istiyorum”.
İnsan olmak böyledir. Doğuştan kendisine bahşedilen özelliklerle yetinmez. Kendini ve dünyayı daha çok tanıma, daha güçlü olma, duygu katmanlarında yoğunlaşarak en derinlere dalma arzusuyla hakikatten uzaklaşabilir. Sahip olduğu erdemleri bazen öldürmek ister. Hata yapmakta ısrar eder. Kötülüğü hoş görerek suç işler. İyiliği reddederek kendinden iyice uzaklaşır. Hırsı/Hazzı kışkırtan arzularıyla iradesi çelişir. Sahip olma dürtüsüyle dokunduğu her şeyi kirletir. Niccolò Machiavelli’nin “Hükümdar” eserinde dile getirdiği “sevilen yönetici olmaktansa korkulan yönetici olmak yeğdir” anlayışını benimseyip, veren sevgiden uzaklaştırır. Korktuğunda öfkeyle hayatı bir ucundan yakar.
İnsan mütemadiyen karanlığın, kötülüğün içinde yaşayamaz, tıpkı saf bir iyilikten müteşekkil olamayacağı gibi. Kant acı bir ironiyle “insan kötülük olsun diye kötülük yapmaz, kendi zevki için yapar ki bu ‘iyiliktir’” diyor. Kendi zevki için kötülük yapan benliğin loş kısımlarında gizlenen, o şeytani arzulardır. Ötekinin varlığını, arzusunu, özgürlüğünü, düşüncesini, bedenini reddetmek, kendi ‘iyiliği’ için kötülük yapmak ruhu çürütür.
Netice itibarıyla Faust’un “Peki o zaman ben neyim?” sorusuna şeytanın cevabı açıktır: “Sen eninde sonunda ne isen o’sun”.
Hepimiz öyleyiz ama ömür denen şu dikenli, garip sınavda, hepimizin iyi olabilmek adına bir umudu vardır. Bunu hatırlayalım ve kaybetmeyelim.
Cansever’in dediği gibi “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka”.
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.
Bordeaux, Cuma 5 Haziran 2026