Adımlarımın sesini duyuyorum…

Adımlarımın sesini duyuyorum…

Bir ben varım, bir de gölgem…

Bugünün haberini, “bir gezginin kaleminden” tadında verelim istedim, ki bizlerin ‘evde kal’ hikayesine rağmen çalışmak zorunda olanlar, ‘evlerinde kalamayanlar’ var… Onlar, kenti, yaşadığı sessizliği içinde adımlayanlar… İçinde olmayan bizlersiz soluyanlar… Bugün, fotoğraf karelerini bizlerle paylaşanlardan gelsin, Antakya. Ve her bir fotoğraf karesi, salgının dünyasında, insanlığın geldiği son noktadaki o yorgun ve zorunlu değişimi fısıldasın…

“Antakya, yılın bu döneminde en kalabalık zamanını yaşar. Çiçek, ağaç, böcek zamanıdır. Kış mevsiminin Yaz’a teslimidir. Bahardır. Sabahın iş koşuşturmacası arasında, bir kahve molası alıp, yanı başından geçip gidenlerin tatlı telaşını seyre dalmaktır. Kafanızı gökyüzüne kaldırıp, mavilikler arasında uçmaktır. Şimdilerde mi? Bize benzemiş! Ara ara içine kapandığımız haller gibi! Konuşmak istemeyip de köşesine çekilmiş gibi! Kızmış, küsmüş gibi! İçinde ilerlerken, adımlarımın sesindeyim ve bu öylesine garip geliyor ki… Bir de esen rüzgarın uğultusu var. Kuşların cıvıltısı da. Etrafta özgürce dolaşan sokak hayvanları da. Sanırım hayat, bize kendini anlatmaya çalışıyor. Onu getirdiğimiz hali özetlerken de, ‘hadsizler’ diye parmak sallıyor. Haksız mı? Şehir, hiç olmadığı kadar temiz! Düşünsek mi, hep dediğiniz gibi!”
-DÜŞÜNSEK!-
Evet… Düşünsek! Sürekli haber yapan ve her gün köşesinden size seslenen biri olarak, bana gelen çok sayıda elektronik postadan biri ile başlamak istedim bugüne. Eldeki fotoğraflar mı? Onlar da, dışarıda olanlardan… Çalışmaya devam edenlerden. Hayatın içinde olup, ‘evde kalamayan’lardan.
Eldeki fotoğraf kareleri arasında ilerlerken, çok şey düşünüyor, hayatın çapraz sorgusunda kendinize dürüst olmaya çalışıyorsunuz. Dışarıda akan yaşamın bir adım gerisinde, pencereden izlerken olanı biteni, ‘neden tüm bunlar’ kısmında mola alıyorsunuz. Ve içine atıldığınız hayatın size verdiği ‘karne’de duruyorsunuz.
-FISILDIYOR-
Bu noktada duranlardan biri de benim. Her gün yanı başından geçtiğimiz kente dair fotoğraflara bakarken, yaşam denilen yolda attığım adımların muhasebesinde durdum, bu yüzden. Halimiz mi? O zaman, sizden gelenlerle devam edelim mi? Halimizi resmetsin, dönemim adeta şairleştirdiği ruh hallerimiz!

Y.Ö. >> Bir yerde okudum, paylaşmam lazım dedim… Orada diyor ki; “Yaşam denilen yolda atman gereken öyle adımlar var ki, istikametine yön veren, dönüşü ve telafisi olmayan… Öyle dönemeçler var ki, hızını ve yönünü ayarlayamadığında savrulabileceğin. Öyle yokuş-inişler var ki, gücünü dengeleyemediğinde tökezleyip tepetaklak yuvarlanabileceğin. Hayat denen karmaşada doğru yolu bulmak kolay değil çok zaman. Bazen tabelalarda olur gözün, bazen yol gösterebilecek rehberlerde. Biraz isyanları ve küskünleri oynarsın, kendi başına çıkamadığın o karanlıklar içinde kimseden habersiz. Her başlangıç bir bitiş, her son yeni başlangıçlar olur, zaman dilimini ayarlayamayacağımız hayat yolunda. İnsan, durup dinlenmek ister, karşısına çıkan bazı geçici duraklarda. Geçtiği ve gideceği yolların hesaplamasını yapar, bu kısa molalarda. Sonra kaldığı yerden tekrar düşer yollara, biraz daha dinlenmiş, güçlü ve zinde olarak… Ta ki yol bitende, yolcu yorulanda…” Geçen bir haberinizi okurken, yalnız kalan kenti izlerken, bu dizeler geldi aklıma. “Yazmam gerek” dedim. Yaşadıklarımız az buz bir şey değil. Bunun en dramatik örneği mi? Mutfak penceremden bana bakan bir ağacım var. Çiçek açmış. Sanki ‘niye dışarıda değilsin’ diye soruyor. Cevabım mı? Yok! Dünden bugüne, o cevap hala yok! Yarını bekliyorum… Belki yarın…

H.K. >> Eskiden de bu kadar okur muydum? Dürüstçe, hayır! Evde tembellik yapmak için bahane üreten biriyken, şimdi istemediğim kadar zamanım var. O yüzden, daha çok okuyorum, ki daha çok da hayata dair, okuduklarım. Sosyal medya hesaplarından paylaşılan şehrin terk edilmiş halini izlerken, bir okuduğum aklıma geldi. Sorguluyoruz ya her şeyi… Bu, biraz da ona dair… Yazan demiş ki orada; “Yaşamak, ne kadar ve nasıl süreceğini bilmediğin, ama sonunu bildiğin karmaşık bir masaldan gün gelip apansız uyanmak gibi biraz… Küçükçe bir çocuklukla ‘evvel zaman içinde’ başlayan her şey, bir ‘rüzgar gibi geçti’ oluveriyor zamanla! ‘Ne kalbur, ne de saman” kalmazken geride… ‘Gel zaman git zaman’ sonra, ‘bir arpa boyu’ yürünen ömür de, o hızla geçen zamanın öğütülmüşlüğünde, ‘bir varmış bir yok muşa’ dönüyor her bir şey… Ve hep bir masal oluyor, hani neredeyse sanki bir yalana varıyormuşsun gibi. Sen de, zamanın sürükledikleri arasına katılıyorsun çaresiz. Tıpkı, zaman tünelinden geçip giden diğer herkes gibi… Bir sırra erildiği belli olmayan…” Bir arkadaşımın da dediği gibi… ‘Çok mu derine daldık, ister istemez!’ Sanırım!

U.L. >> Sanırım, bende değişen en önemli şey… Haberleri izlemekten sıkıldım! Ölüm oranlarını dinlemekten sıkıldım! Sanki hiç bitmeyecek bir karabasanın içinde yolculuk ediyormuşuz da, hiç bitmeyecekmiş gibi sunulan tablodan sıkıldım.
Ben gibi herkesin umuda ihtiyacı var. ‘Bitecek’ desinler! Tamam, gerçeğimiz berbat, ama o gerçeğin içinde ruhlarımızın ne hale geldiğini hiç fark edemiyoruz. Düşersin de, bir yerlerin yara olur, kanar ya… Ruhlarımız da, bu haberlerle o hale geliyor. Yara bere içindeyiz.

-HAKSIZ DEĞİL!-
Bu haberi yazan kişi olarak, sizde de kendimde de fark ettiğim bir şey var! Duygusallaştık! Hem kendimize karşı hem de yaşama! Her gün tükettiğimiz hayatı, sanırım fark ettik. Ama o ‘umut’ konusunda hemfikirim. ‘Evde Kal’ dediklerimizin ruhlarını, istemeden yara bere içinde bıraktığımız konusunda en çok da!
O yüzden şu dizeler gelsin ve biraz ‘bahar’ desin, biraz da ‘umut’…

Biten Mart’ın ardından Nisan’a başladık. Bahar mevsimini yavaştan ortaladık artık. Doyasıya bir baharı yaşayamadık bu yıl. Ne cemrelerin farkına vardık, ne açan çiçeklerin. Koranalı günleri yaşadığımız hüzünlü tecrit odalarımızda, derin kış uykusundan uyanan doğanın coşkusunu hissedemedik bile. Öyle günlerden geçiyoruz ki, çoğu endişeli ve hüzünlü, korku dolu “maskelenmiş yüzler”, gördüklerimiz… Bizler, kuşkularla aramıza mesafeler koydukça, doğal yaşam kendinden emin ve nazire edercesine, daha kenetlenmiş bir durumda.
Yeşille mavinin birleşmesinden, sanki bizsiz daha bir mutlu gibi doğa… Güneş, bulutlarla kavga etse de, yüzünü daha çok gösteriyor artık. Azda olsa, kıyıdan kenardan ısıtıyor ruhumuzu. Nisan yağmurları ıslatıyor, umut çiçekleri yavaştan baş veriyor, kuşlar kanat çırpıyor yeşeren dallarda…
Yeni mevsimde, özlemleriniz yeşerip sevgi olsun, umut dolsun içinize. Çünkü bahar, umut demektir biraz da… -Tamer Yazar-