Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
Sosyal Medya
Garip Turunç
Garip Turunç

 “BU DÖNGÜ KISIRDÖNGÜ…”

 

Avrupa’da yaşayıp Türkiyeli olmak sıkıntılıdır. Gençliğinizde size bu ülkede hiçbir şeyin değişemeyeceğini söylenir, siz itiraz edersiniz, artık Türkiye’de de her şeyin daha farklı olduğunu, parti kapatma ve darbe döneminin arkada kaldığını, dünyanın aynı dünya olmadığını, bu sefer yaşananların eskiden çok farklı olduğunu söylersiniz. Derken zaman geçer ve kendinizi aynı şeyleri bir sonraki nesle söylerken bulursunuz.

 

Türkiye’nin en çağdaş anayasasına zemin hazırlayacak olan 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesine giden süreçte, iktidardaki Demokrat Parti’nin siyasal ve toplumsal muhalefet üzerindeki baskısını, Meclis’teki çoğunluğunu ve yargıyı da kullanarak CHP’yi kapatma noktasına taşıdığı günlerden yaşadığımız bugüne bakınca hiç birşeyin değişmediğini, tarihin bir anlamda tekerrür ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

Ancak bu karanlık/umutsuzluk tablonun bizlere unutturmaması gereken bir gerçek var. O da, astronominin evrensel gerçeği:

 

“Karanlığın en kesif olduğu anın, şafağın sökmesine en yakın an” olduğu gerçeği.

 

Hep birlikte, yırtacağız bu karanlığı. Başka yolu yok

 

TESPİT VE TEŞHİS İŞİN BAŞI

 

Bugün de iktidar, yargı eliyle siyaseti tasarlayıp geri kalan üç-beş bağımsız haber kaynağını ve toplumsal muhalefeti aynı yolla baskı ve kontrol altına alırken; CHP’li belediye başkanlarını, kadrolarını, cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul’un belediye başkanı Ekrem İmamoğlu’nu tutuklayıp mutlak butlan davası ile – CHP kongrelerinde ususulsuzluk yapıldığı mahkeme kararıyla kesilleşirse, bu yapılan kongrelerin yok hükmünde olduğu, dolaysıyla yönetime eski Kılıçdaroğlu ekipin gelmesi söz konusu olacak – aynen selefi DP gibi, asıl operasyonu CHP’ye yapmaktadır. İktidarın yol vermesiyle yargı, “hukuk devleti” ile birlikte “kanun devleti”ne de son darbeyi vururken bu operasyonlarının baş aktörü de Adalet Bakanlığı’na atanarak bir taşla iki kuş vurulacaktır. Böylece bir yandan kilit hizmet ödüllendirilirken diğer yandan bu “adalet” hizmetinde gelinen noktaya kurumsal meşruiyet kazandırılacaktır. Sonuç olarak; her şeye rağmen 24 yıldır hükümette kalabilmenin özgüveniyle siyasal/toplumsal muhalefetten hiçbir çekincesi kalmayan iktidar, içeride kaybettiği meşruiyeti Trump’tan almakta da hiçbir sakınca görmeyecektir. 27 Mayıs arifesinde yaşananlarla bugün yaşananlar arasındaki tarihsel benzerlik ise yeni bir 27 Mayıs’a evrilmeyecektir. O iş çoktan halledilmiştir. Demokratik siyasetin önünü bir kez daha tıkayan bu zorlu kilidi açmak için Godot’yu bekleyen kalmamış olmalıdır artık.

 

Tek adam rejiminde demokrasi ve hukuk devleti adına artık hiçbir işlevi olmayan parlamentoya girmek için sandığı bekleyenler de boşuna beklemesinler. Bu saatten sonra iktidar, içinden kendisinin çıkmayacağı ne bir ara seçim, ne bir erken seçim için sandığı getirip önümüze koymayacaktır. Nitekim, yerel seçimlerde halkın oyuyla sandıktan çıkanların başına gelenler ortadadır. 19 Mart direnişi ise ülke çapında kesintisiz anayasal direnişe dönüşemeyince iktidara geri adım da attıramamıştır. Aksine baskılar ve operasyonlar tüm hızıyla devam etmekle kalmamış (son günlerde liste şöyle : 27 Mart 2026-Uşak Belediyesi’ne operasyon. Vay rüşvet!; 30 Mart 2026-Etimesgut Belediyesi’ne operasyon. Vay zimmet!; 31 Mart 2026-Bursa Büyükşehir Belediyesi’ne operasyon. Vay örgüt kurma!; 9 Nisan 2026-Bornova Belediyesi’ne operasyon. Vay sahtecilik!; 10 Nisan 2026-Üsküdar Belediyesi’ne operasyon. Vay ruhsat usulsüzlüğü!; 10 Nisan 2026-Mersin Yenişehir Belediyesi’ne operasyon. Vay ihaleye fesat!; 17 Nisan 2026 – Uşak’ta Eşme Belediyesiyle bağlantılı “İrtikap” suçuna ilişkin operasyon, CHP’li Belediye Başkanı ile eşinin de aralarında bulunduğu 5 şüpheli gözaltına alındı), yargı sopası bu kez laikliği savunanların başına da inmeye başlamıştır.

 

Bugün içinden geçtiğimiz, bir karşıdevrim sürecidir. Bu ağır tabloda bildiğimiz siyasetin sonunu işaret eden ve yeni bir yol haritası çizmemizi gerektiren önemli bir saptama yapmak gerekirse anayasaya/yasalara uymayan, CHP’nin sandıkta kazandığ Belediye Başkanlıklarını (son olarak Bursa örneğinde görüldüğü gibi) masada AKP’ye geçiren, içeride kaybettiği meşruiyeti “dış güçlerde” arayan iktidar karşısında, sandık demokrasisinin sonu gelmiştir. Bu dönüşüm kilidi, çözse çözse egemenliğin kayıtsız şartsız sahibi olmaktan gelen gücü ile anayasal direnme hakkını kullanmayı göze alacak olan ulus çözecektir.

 

BAK MACARİSTAN’A GÖR HALİNİ !

 

Macaristan sürecinde olduğu gibi, toplumlar bir noktadan sonra “yönetim değişmeli” fikrinde birleşebilir. Ancak bu birleşme, kalıcı bir demokratik dönüşüm için tek başına yeterli değildir.  ‘Demokrasi; farklı fikirlere tahammül, hukukun üstünlüğü, ve güçlü kurumlar demektir’. Eğer bir toplum bu kültürü içselleştirememişse, en güçlü protestolar bile kalıcı bir değişim yaratamaz. Macaristan’da yaşanan bu sonuç, sadece bir iktidar değişimi değil; aynı zamanda demokratik bilincin ve toplumsal iradenin yeniden sahneye çıkışı olarak da okunmalıdır.

 

Macaristan’ın tek adamı Orban’ı silip süpüren halkın sandık zaferini görünce, büyük Alman devrimcisi ve yazarı Bertold Brecht’in imzasını taşıyan şiir’i aklıma geldi. Sözleri şöyledir:

 

“Gardiyanları ve yargıçları ve savcıları/ Hepsi halka karşıdır/ Kanunları, yönetmelikleri, bütün kararları/ Hepsi halka karşıdır/  Dergileri, gazeteleri, bütün yayınları/  Hepsi halka karşıdır/  Bunların hiçbiri onları kurtaramayacak/  Durduramayacaklar halkın coşkun akan selini/ Panzerleri, kelepçeleri, bütün silahları/  Hepsi halka karşıdır/  Zindanları, tutukevleri, işkenceevleri/ Hepsi halka karşıdır/  Borsaları ve şirketleri ve iktidarları/ Hepsi halka karşıdır/  Bunların hiçbiri onları kurtaramayacak/  Durduramayacaklar halkın coşkun akan selini

 

Macaristan’da “agresif yönetimin” sonu geldi. Viktor Orban’ın 16 yıl Başbakan Orban gitti. 24 yılın sonunda “Türkiye’de Beyaz İhtilal” oluyor. Siyasette bir mevsim değişimi yaklaşıyor. Özellikle 2026’nın başından bu yana halk, Erdoğan’ı gönderme düşüncesine iyici sarıldı.

 

Tarihî dönüşüm anları, elbette ki, zor ve zorludur. Türkiye, bu zorluklara göğüs gerebilme iradesi ortaya koyabildiği ölçüde, yörüngesini bulma ve tarihî yolculuğa soyunma mücadelesinde mesafe katedecektir…

 

Son yıllarında bize gösterdiği gibi, ilke dâimâ şu olmalı mutlaka: Yürüdüğün yol kadar değil, aldığın mesafe kadarsın…  Türkiye, nasıl mesafe alacak, peki?

 

TÜRKİYE GERÇEKTEN BİR DÖNÜŞÜMÜN EȘİĞİNDE Mİ ?

 

Bu soru çok önemli. Kişisel görüşüm ; Tarihin bu aşamasından sonra, Atatürkçülük gömleğini geçirip tekrar “fabrika ayarlarına dönüş”ü hedeflemek yerine söz konusu “ayarlar”ı zamanın ruhu çerçevesinde sorgulama ve yorumlama yaklaşımını benimsemelidir.

 

Fabrika ayarı “Cumhuriyet”imiz ünlü Fransız filozof ve siyasetçi Régis Debray’in yıllar önce Paris’te izlediğim bir konferansında savunduğu anlamda güçlü “demokrasi” karşıtlığı içermiş, laikliğimiz “dindarlığı bireyselleştirmek ve toplumsal alanın dışında tutmak” hedefiyle çatışma yaratmış, inşa etmeye çalıştığımız “millet tasavvuru” ise “vatandaşlık” değil “etnik köken” temeline dayalı bir “ethnos” (Ulus) olması nedeniyle toplumun bir bölümünü dışlamıştır. Bunların uzun süre yukarıdan aşağıya, her türlü farklı yaklaşımı “aykırılık” olarak cezalandıran otoriter, tek tipleştirici siyasetlerle benimsettirilmeye çalışılması ise çoğulcu bir toplumun şekillenmesini olumsuz yönde etkilemiştir.

 

Cumhuriyet tarihi boyunca, “Atatürk”, Atatürkçüler’in elinde, belirli bir yönetim biçiminin meşrulaştırma aracı oldu. Benim ülkemde din bezirgânları, çeteler, “komünizme” karşı “Atatürkçülük” adıyla korunup kollandı; benim ülkemde 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri, Balyoz harekâtları hep “Atatürkçülük” adına yapıldı; benim ülkemde kitaplar “Atatürkçülük” adına toplatılıp yakıldı; benim ülkemde aydınlar, yazarlar, emekçiler, öğrenciler “Atatürkçülük” adına işkenceden geçirilip zindanlara atıldı!…  Böylece Atatürk, hiç değilse bir kesimimizin zihninde, demokrasi içermeyen bir rejimin simgesi oldu.

 

Ancak, yirmi dört yıllık AKP iktidarından sonra, bu deneyimler ışığında bakıldığında, Atatürk öncelikle bir rejimin (baskıcı, otoriter v.b.) değil, bir hayat tarzının (özgür, serbest v.b.) simgesi olarak ortaya çıkıyor. Çünkü Türkiye toplumunun yaklaşık yarısının sindirdiği modern hayat tarzının yolunu açan da o, Atatürk. Bu insanlar, “Kadınlar yüksek sesle gülmemeli”, “Hamile kadının sokakta gezmesi uygun değildir” diyebilen bir zihniyetin fırsat bulduğu ölçüde neler yapabileceğini anlıyorlar. Ve bu zihniyet OHAL’iyle, şusuyla busuyla, o fırsatları yaratmaya ve “idealindeki toplum”u kurmaya çalışıyor.

 

Bu ortamda, Cumhurbaşkanının arada bir Atatürkçü nutukları… AKP âlemindeki Atatürkçü gösterileri… Her 10 Kasım’da, AKP’nin bir yerel örgütünün Anıtkabir’e otobüslerle insan taşıdığı haberleri. Doğal olarak bir şaşkınlık yaratıyor. AKP’nin “Atatürk-dostu” bir parti olmadığını biliyoruz. Önde gelen özelliği de bu. Bu özelliğiyle 2002’de iktidara geldi ve 24 yıl boyunca bırakmadı. Bayramlarını kutlamadı… Adını andırmadı… Fotoğraflarını kaldırttı (son örneğini ele geçirdikleri Bura Büyükşehir Belediyesi) … Sözlerini yasaklattı… Nutuk’u “suç delili” saydı… Son günlerde Adıyaman’daki Fatih Anadolu Lisenin girişinde çekilen bir videoda, öğrencilere dini yemin ettirildiği görüldü… Peki, şimdi bu ne demek? Nereden çıktı dersiniz bu ani Atatürk sevgisi, ilgisi? AKP bu son yıllarda Atatürk’ü mı keşfetti? AKP “Atatürkçü” olmaya mı karar verdi? Bunu, toplumda gözlemlediği yaygın Atatürk sevgisinden ötürü mü faydalı ya da seçimleri kazanmak için gerekli gördü?

 

Öyle ya da böyle, benim söylemek istediğim, bu “İkili karşıtlıklar” kısır döngüsünden çıkmanın yolunu bulmamızın gereği. Bunun için de temel kıstas “fabrika ayarlarına” dönüş değil “fabrika ayarlarını sorgulama” ve “onların dayandığı ilke ve kavramları çağın gerekleri çerçevesinde yorumlama” olmalıdır.

 

Katılımcı demokrasi ve dindarlıkla çatışmayan laiklik ilkelerine dayalı, hukukun üstünlüğü çerçevesinde; Türk’iyle, Kürdüyle, Sünnisiyle, Alevisiyle, tüm Müslüman ve gayr-ı Müslim’ıyla bu topraklarda özgür, eşit ve kardeşçe yaşadığı “Bir Türkiye” “demos”u inşa edebilmemiz ile mümkün olabilecektir.

 

Yıllardır söz konusu olan bu demokrasi yapısına bir türlü ulaşamıyoruz.

 

Peki, sorun nerede?

 

TEMEL HAK VE ÖZGÜRLERİNİN YETERİNCE KORUNAMAMASI

 

John Locke, 17. yüzyılda egemenliğin meşruluğunu bireysel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasına bağladı. Locke’a göre, bütünleşen, tümel bir genel irade yoktur, birey vardır. Bireyi araç olarak değil, amaç olarak görmek, onu ön plana çıkarmak ileri demokrasinin gereğidir. Doğuştan özgür ve eşit olan insanların bir toplumsal mutabakat içinde toplumsal sözleşmeye bağlı olarak bir devlet örgütlenmesi içinde yaşamalarının meşruiyeti ve kabul edilebilirliği hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmalarından doğmaktadır.

 

Demokrasiye karşı en büyük tehdit, “Milli İrade” gibi kavramların arkasına sığınılarak savunulan “Çoğunluk Diktatörlüğü” anlayışının, bir din ya da ırk grubu adına Temel Hak ve Özgürlükleri ihlalidir!

 

Demokratik bir rejimde, bütün Temel Hak ve Özgürlükler, önce o rejimdeki çoğunluğun, din, mezhep ve etnik kimliklerinden kaynaklanan baskılarına karşı korunmak zorundadır; laiklik onun için zorunludur.

 

Meşruluk kavramıyla “temel mutabakat“(consensus) kavramı arasında yakın bir ilişki bulunmakta. Bir siyasal sistemin meşruluğu konusundaki mutabakat oranı düştüğünde, birden çok meşruluk inancı arasında çatışma başladığında toplumsal barış bozulur ve kriz durumu ortaya çıkar.

TEMEL MUTABAKAT (CONSENSUS) YOKLUĞU

 

Türkiye’de yaşanan krizin nedeni de temel mutabakat (consensus) yokluğuna bağlı olarak meşruiyet kaybı noktasına gelinmiş olmasıdır. Yirmi yıldan uzun süre Ankara Üniversitesi Kamu Hukuku Kürsü Başkanlığını yürüten Prof. Münci Kapani’ye göre “temel mutabakatın yokluğu” (dissensus) diğer bir deyişle “meşruluk çatışması” barışçı yollardan giderilemezse siyasal gerilim ve iç çatışma kaçınılmaz hale gelebilir.

 

Kuşkusuz bu temel mutabakat farklılıklarımızla bir arada barış içinde hepimize meşru hukuka bağlı, çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü bir demokrasi ve vicdan ekseninde her kesimle bir araya gelerek yeni bir inşaya başlama görevi yüklüyor. Başta ana muhalefet partisi olmak üzere, tüm siyasal ve toplumsal muhalefetin demokratik, laik Cumhuriyet hedefiyle bir araya gelerek ulusa önderlik etmeleri elzemdir. Aksi halde yarın çok geç olacaktır. Simurg’u aramayın; Simurg hepimiziz. Yeter ki bizlere yol gösterecek bir hüthüt kuşu belirsin ufukta!..

 

Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.

Bordeaux, Cuma 17 Nisan 2026

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER