Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
Sosyal Medya
Garip Turunç
Garip Turunç

DEMOKRASİYİ TAŞIMAYAN FERSUDELEŞMİŞ SİSTEM

 

 

Ayrıntısına girmeye gerek yok. Sayın Erdoğan’nın davranışları, beyanları, sözleri ortada. Bunlara ne anlam verileceği, başlattığı gidişin nereye varacağı belli: “Tek Adam-Tek Parti” başkanlık rejimi ile sarayında devem etmek. Anayasa ne derse desin, hatta gazete basan milletvekilinin veciz ifadesiyle, “seçim sonucu ne olursa olsun”, başkanlık rejimini uygulamaya kararlı bir irade var devletin başında. Demokrasiyi taşıyamayan/sahiblenemeyen fersudeleşmiş sistem tek adam dayatmalarına rehin düşmüş durumda. Türk devleti, iktidarı ele geçirmiş birinin veya ekibien keyfiliklerini frenleyecek kurumlara sahip olmadığından, demokrasiyi toplumun savunması için işleyecek herhangi bir mekanizma düşünülüp kurulmadığından, bugün Batı geçen yüzyılın hayatını, disiplinini, düzenini ve mekanik soğukluğunu yaşıarken, biz muktedirin sırf kendi bekası için yaratığı kaos’un derininde bulunuyoruz.

 

2018 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle, şununla bununla nasıl uğraşılır göreceksiniz” sözleriyle başladı her şey. Bunun devamında, dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, “Temmuz ayından sonra Türkiye ekonomisi öyle bir sıçrayacak ve büyüyecek ki etrafımızdaki Almanya’sı, Fransa’sı, İngiltere’si, İtalya’sı ve o her şeye burnunu sokan ABD’si de çatlayacak” sözlerini işittik. Sonrasında “Ekonomi rakam işi, ekonomi temenni işi, ekonomi güven işi, ekonomi gözlerdeki ışıltıdır, altı ay uyuyun, altı ay sonra farklı bir Türkiye’ye uyanacağız” diyen o dönemin maliye bakanı Nurettin Nebati’yi dinledik. Ardından gelen Mehmet Şimşek için bir şey söylemeye gerek yok, halkın refahını artıracak diye geldi, uyguladğı ekonomi politikalarıyla sefaleti getirdi. Erdoğan da güvenlik ve hukuk devleti politikalarından vazgeçmedi. Mahkemeler, toplumsal muhalefeti ve muhalif olmayı marjinalleştirici bir biçimde kararlar almaya devam etti; ifade özgürlüğü sınırlı kaldı, hukukun iktidarın emrinde olduğu inancı pekişti. Ekonomi görece istikrar kazandı ama halkın refahının artması ve memnuniyet seviyesinin yükseltilmesi başarılamadı. Bakmayı siz Sayın Erdoğan’nın geçen hafta; “103 yıllık Cumhuriyetin en başarılı kadrosuyuz” demesine.

 

Bu sözleri okumadan hemen önce ileride yazı filan yazarım diye bir kenara ayırdığım haberleri ayıklıyordum: Cezaevlerinde doluluk oranında rekor kırıldı; yüzde 131,6 seviyesine ulaştı. 2016 yılında 200 bin 727 kişi hapishanedeymiş, 2025 sonu itibariyle 401 bin 519 kişiye ulaşmış. TÜİK verilerine göre Mart 2026 döneminde resmi işsizlik yüzde 8,1 seviyesinde gerçekleşirken, geniş tanımlı işsizlik yüzde 31,5 oranına ulaştı. Ayrıca Avrupa genelinde en uzun çalışma saatlerine sahip ülke olurken, genç işsizliğinde ve işçi hakları ihlallerinde Bangladeş ve Nijerya gibi ülkelerle birlikte listeleniyor. Dünya basın özgürlüğü endeksinde 180 ülke arasında 163. sıradayız. İnsan özgürlüğü endeksinde 164 ülke arasında 144. sıradayız. Hukukun üstünlüğü endeksinde 143 ülke arasında 134. sıradayız.

 

“Ama işte, hiç mi hiç kararmayacak dört köz : Övünme, hırs, öfke bir de yalan.” – Geoffrey Chaucer (İngiliz şair, 14.yüzyı).

 

Bir toplum için en büyük tehlike, herkesin fanatikleşmesi değildir. Daha büyük tehlike, insanların “ne doğru ne yanlış artık fark etmiyor” noktasına gelmesidir. Çünkü bu kayıtsızlık, yalnızca bireysel bir yorgunluk değil; demokratik bilincin, yurttaşlık sorumluluğunun ve ahlaki direnç kapasitesinin zayıflamasıdır.

 

Oysa demokrasiyi ayakta tutan şey, yalnızca seçimler ya da kurumlar değildir. Demokrasiyi yaşatan asıl güç; hakikati savunma cesareti, adaletsizlik karşısında susmama iradesi ve yalanın normalleşmesine izin vermeyen yurttaşlık bilincidir.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, yalnızca siyasal değişim değil; hakikatle yeniden bağ kuran, adaleti yeniden ortak değer hâline getiren ve “bana dokunmayan haksızlık” anlayışını reddeden güçlü bir toplumsal ahlaktır.

 

YENİ TAKTİK : RAKİBİNİ ELİMİNE ETMEK

 

Kapıdaki Düşman filmini bilir misiniz? Etkileyici ve sürükleyici bir yapıttır. Hollywood’un İkinci Dünya Savaşı’nın dönüm noktası olan Stalingrad Muharebesi’ni Sovyet askeri gözünden yansıttığı bu filmde, Sovyetlerin efsaneleşmiş nişancısı Vasily Zaytsev’in Alman nişancısıyla düellosu anlatılır…

 

Biz de 2002’den beri birbirlerinin kapısındaki düşmanlar olan AKP ile CHP’nin düellosunu izliyoruz. Antagonist ilişkiye, yani düşman rakip ilişkisine dayanan bu düelloda bu zamana kadar kazanan hep Erdoğan iktidarı oldu. Erdoğan, 2023 yılında ikinci kez Cumhurbaşkanı seçildiğinde, onu üçüncü kez seçilmeye ulaştıracak stratejik hedefi aynı kaldı ama taktik adımları, önceden düşünmediği, planlamadığı bir yöne döndü. “Kendi gücümle ve başarımla seçim kazanamıyorsam, rakibimi zayıflatarak, onu yarış dışı bırakarak, daha az popüler kadrolarla yarışa girmeye zorlayarak alternatifsiz kalma” yolunu denedi. En cüretli adım, başlıca siyasi rakibi olan Ekrem İmamoğlu’nu yarış dışı bırakmaktı. Onun sadece seçime katılma yeterliliğini (diplomasını) elinden almakla yetinmedi, İmamoğlu’nu hapse de attı. Ancak önceden üzerinde yeterince düşünülmeden alelacele atılmış olan bu adım beklediği etkiyi yaratmadı, hatta tam tersi oldu. Üstelik bu adım bir anda ekonomik istikrarı da tehdit etti. Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olma tehlikesi doğdu.

 

Taktik mecburen bir kez daha değişti; bu kez Özgür Özel’in elimine edilmesi gerekti. Bir mahkeme kararıyla CHP yönetiminin değişmesi sağlandı.  Ancak, bir özel hukuk mahkemesi kamu hukuku alanını işgal ederek bu alanı fiilen ilga etmiş oldu. Zira, Siyasi partilerin kurultay ve kongrelerinde gerçekleştirilen seçimlere ilişkin uyuşmazlıklar, kanun koyucu tarafından özel olarak düzenlenmiştir. Nitekim Siyasi Partiler Kanunu’nun 21. maddesi, bu seçimlere karşı yapılacak itirazların usul ve merciini belirlemekte olup, konu hakkında özel bir hukuki rejim öngörmektedir. Bu sebeple, dernek genel kurul kararlarının iptaline ilişkin Türk Medeni Kanunu hükümlerinin siyasi parti kongrelerine kıyasen uygulanması hukuken mümkün değildir. Özel kanun hükümlerinin genel hükümlere üstünlüğü ilkesi gereğince, kurultay veya il kongresi seçimlerinin geçerliliğinin hukuk mahkemeleri önünde tartışılması mümkün olmayıp, bu yönde açılan davaların görev yönünden incelenmeksizin reddedilmesi gerekmektedir.

 

Hukukta mutlak butlan, yok hükmünde sayılacak kadar ağır sakatlıklar için başvurulan istisnai bir kavramdır. Eğer partiler, ayrımsız “demokratik yaşamın vazgeçilmez unsurları olarak görülüyorsa, bir siyasi partinin kurultayını, delegelerin iradesini ve ortaya çıkan yönetim yapısını bu kavram üzerinden tartışmaya açmak, yalnızca bir partiye müdahale anlamına gelmez; siyasal örgütlenme özgürlüğünün ve demokratik meşruiyetin sınırlarını yeniden tanımlama girişimi olarak da değerlendirilir. Bu nedenle mesele CHP’nin iç işi olmaktan çıkıp, bu ülkenin tüm yurttaşlarını ilgilendiren bir demokrasi sorununa dönüşüyor.

 

Cumhuriyet ve demokrasi fikri, güçlü liderlerin değil kamu yararını esas alan güçlü kurumların; mutlak otoritenin değil denetlenebilir iktidarın, tek sesliliğin değil çoğulculuğun üzerine kuruludur. Bu nedenle CHP’ye yönelik mutlak butlan tartışmaları da muhalefete yönelik diğer müdahaleler de yalnızca bir partinin değil, Türkiye’de demokratik siyaset alanının geleceği açısından değerlendirilmelidir. Çünkü cumhuriyetin özü, halkın kendi kaderi üzerinde söz sahibi olmasıdır. Bu ilkenin aşınması, yalnızca muhalefetin değil, demokrasinin tamamının zayıflaması anlamına gelir.

 

MUTLAK İKTİDAR MUTLAKA BOZAR

 

Siyasetle ucundan kıyısından ilgilendiyseniz; “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır” lafını duymuşsunuzdur. Bu meşhur aforizma, Lord Acton olarak bilinen, 19. yüzyılda yaşamış İngiliz siyasetçi John Dalberg-Acton‘a aittir.

 

Bu sözün mantığı iktidarın mutlaklaştığı ölçüde denetimsiz kalmasıyla bağlantılı; çünkü gözlemler denetimsiz gücün kendi çevresinde bu güçten menfaat üreten bir cemaat oluşturduğunu ortaya koymakta.

 

Tam da bu nedenle liberal demokrasiler ‘güç ayrılığı’ ilkesine önem atfederler ve yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrılmakla kalmayıp bağımsızlaşması gereğini vurgularlar.

 

Tarihi tecrübenin gösterdiği bir gerçek var: Siyasi iktidar, yani yönetenler, hiçbir zaman sürekli güce dayanarak var olamazlar. Güç kullanımı siyasi iktidarı mümkün kılabilir ama sürekli kılamaz.

 

Bu da, Lord Acton’ın yukarıdaki ünlü sözüne, uzun süren iktidarın iktidarı kaybetme bedelini artırması olarak “iktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar” söylemi olur.

 

Mutlak iktidarda denetimsizliğin sağladığı ortamda yapılan yolsuzluklar, yasadışı işlemler, muktedirlerin sırtında ağır bir yük oluşturur.

 

İktidarı kaybetmek hem muktedir, hem çevresi için, yalnız çok büyük imkânları yitirmek anlamına gelmez. Düşünce hesap vermek olasılığı, iktidarı kaybetmemek için her şeyi göze almayı beraberinde getirir.

 

Türkiye’de Tayyip Erdoğan, bIr yandan ‘iktidar bozar’ denilen ‘virüsü’ kaparak hastalandı;  bir yandan da iktidara daha da sımsıkı sarıldı/sarılıyor ve bunu yaptığı ölçüde, paradoksal biçimde ‘Ak Parti’nin’ uluslararası gündeme giren ‘Türkiye modeli’nin sonu getirildi/getiriliyor.

 

‘Kişisel iktidar ihtirası’ında ısrar edıldiği müddetçe ülkemiz kaybedecek.

 

Peki biz bu durumda ne yapacağız?

“Vatanını ve milletini seven demokrasiye âşık Türk evlatları olarak” bugün bize düşen, kalabalıkların içinde sessizleşmek değil, insanlğımızdan eksilenleri yeniden hatırlatmak, acıyı görünür kılmak ve vicdanı toplumsal bir sorumluluk olarak savunmaktır.

 

Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.

 

Bordeaux, Cuma 26 Haziran 2026

 

 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER