Fransa’da, geçen hafta Trappes (Yvelines) şehir’inde bir kişinin ölümü ve beş kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan ırkçı saldırının ardından, ülkedeki yabancılar, göç ve vatandaşlık meselesi üzerine tartışmalar, ulusal mecliste ve TV ekranlarında tüm hızıyla sürüyor. Olay, siyasi bir boşluğun ve kuralsızlığın (anomi) hüküm sürdüğü, aynı zamanda ciddi şiddet eylemlerine sahne olan ancak üzerinde durulmayan bir toplumsal hareketlilik ortamında meydana gelmiştir. Dahası bu durum, 2000’li yılların ortalarından itibaren hoşgörünün giderek aşındığı ve özellikle iki azınlık grubun —Afrika kökenli siyahlar ile Arap Müslümanların— zarar gördüğü bir toplumda yaşanmıştır. Saldırı; zehirli bir söylemin hâkim olduğu, tarafların aşırı sağı kendi yanlarına çekmek için birbirleriyle kıyasıya yarıştığı, kutuplaşmış; 2027 Nisan’nında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası ortamında, her kesimden siyasetçi, kamuoyunda hâkim olan güvenlik takıntılı ve yabancı düşmanı eğilimlere hitap edebilmek için hummalı bir yarışa girmiş durumda. Varoluşsal bir krizin pençesinde kıvranan ve izleyeceği yoldan emin olamayan Fransa, kökenlerini hatırlamaya çalışırken öylesine büyük bir kayboluş yaşıyor ki, artık gerçekte kim olduğunu dahi bilemez hâle gelmiş durumda.
Hiçbir çekince ya da kısıtlama tanımayan siyasetçiler, yorumcular ve entelektüeller, âdeta “büyücü çırağı” rolüne bürünerek, giderek daha çarpıcı tanımlar ortaya çıkarmak adına akla gelebilecek her türlü algı operasyonlarını çılgınca deniyorlar. Hatta birkaç yıl önce, eski bir bakan olan Fransız bir Avrupa Parlamentosu üyesi, son derece net ve ikili bir ifadeyle şunu öne sürecek kadar ileri gitti: “Fransa, beyaz ırktan insanların ülkesidir.”
Peki, nasıl oldu da bu noktaya geldik?
***
Bu olgunun daha önce de yaşandığını belirtmekte fayda var. Benzer bir durum, 1930’lu yıllarda Fransa’da da meydana gelmişti. O on yılın başından itibaren sağ ve aşırı sağ kesimler, yeni patlak veren ağır ekonomik buhrandan göçmenleri sorumlu tuttu. Fransa sınırlarını kapattı; ancak İspanya’nın Franko ve Portekiz’in Salazar totaliter rejimlerden kaçan yüz binlerce göçmen, “insan hakları ülkesi”ne sığınmaya çalıştı. Sosyal kriz ve siyasi husumet, yabancıların da zaman zaman dahil olduğu bir şiddet ortamını körükledi.
Bu olaylar giderek artan bir güvensizlik duygusunu yaratıyor; bu duygu ise, meseleleri birbirine karıştırıp Fransa’da yaşayan tüm yabancıları suçlayarak durumu manipüle eden gazeteciler ve siyasetçiler tarafından istismar ediliyordu. Bunun ardından, sağcı ve aşırı sağcı seçilmiş yetkililer, yabancı düşmanı tedbirleri tırmandırma konusunda birbiriyle yarışır hale geldiler. 10 Ağustos 1932 tarihli yasa, belirli ekonomik sektörlerde yabancı işçiler için kotalar uygulanmasına geçtiler. Ayrıca, kendi yerel topluluklarında göçmen istemeyenleri yatıştırmak amacıyla, bu kişilerin hareket özgürlüğü, yalnızca tek bir ‘département’ (idari bölge) içinde geçerli olan oturma izinleriyle sınırlandırılımaya başladı. 1934 yılında, “Fransız kültürüne ve ırkın dehasına yabancı oldukları” bahanesiyle, yeni vatandaşlığa kabul edilen kişilerin hukuk mesleğini icra etmelerini yasaklayan bir yasa çıkarıldı. Ertesi yıl bu düzenleme, tıp mesleğini de kapsayacak şekilde genişletildi.
Halk Cephesi’nin (Front populaire) zaferi, bu kaygı verici eğilimlerin bir süreliğine duraksamasına yol açtı. Ne var ki bu durum, aşırı sağın beslediği nefret duygularını da şiddetlendirdi. Aşırı sağcılar; asimile olmak istemeyenleri, yani “uygun” Fransız soyadlarına sahip olmayanları; kısacası, Galyalıların gerçek torunları olarak görülmeyenleri hedef aldılar.
***
Daha sonraki yıllarda işler daha da ileri gitti. Milliyet, din ve kökenlerin ötesinde, kimlik temelli etiketler merdiveninde geriye yalnızca tek bir basamak kalmıştı: “Fransız ırkı”. Bundan böyle korunması gereken şey buydu. O dönemde “ırkçılık” terimi, Marksist siyasi gündemden esinlenen ancak “sınıf mücadelesi” yerine “ırklar mücadelesini” koyan devrimci bir siyasi programı (veya projeyi) ifade ediyordu.
Mart 1939’da avukat René Gontier, bu yeni siyasi programı açıkça ortaya koyan bir kitabı yayımlayan ilk kişi oldu (Bkz: Denoël yayın evi tarafından basılan “Vers un racisme français” [Fransız Irkçılığına Doğru]). Gontier, insan haklarına dair cumhuriyetçi ideallerle uyumlu olduğunu savunduğu bir ırkçılık biçimini destekliyordu. “Bu Fransız ırkçılığı, ulusal savunmanın bir parçasıdır. Alman ırkçılığından ayrılır; çünkü Fransız, içgüdüsel olarak hümanisttir.” diyordu. Ve şöyle devam ediyordu: “Tekrar ediyorum, ırkçılık bir ırkın diğeri tarafından boyunduruk altına alınması demek değildir; aksine, tüm ırklara —birbirleriyle kaynaşmaları arzu edilmeyen ırklara— saygı duymak demektir.”
Gontier’nin savunduğu Fransız ırkçılığı, “ulusal kimliğe” yönelik ölümcül tehditler olarak gördüğü unsurlara karşı önlemler alarak bu kimliği korumayı amaçlıyordu. Bunlardan ilki, sömürge bölgelerinden gerçekleşen göçle ilgilidir: “Sömürgelerimizdeki tebaamız, ana vatana giderek daha büyük sayılarla gelecek ve burada kalmaya meyilli olacaklardır. Sonuç olarak, artık Fransa’nın —beyaz bir ulus olan— gerçek yüzünü değil, melez bir Fransa’nın yüzünü göreceğiz. En dar görüşlü insan bile, böyle bir tehlike olasılığı karşısında gelecekteki bu Fransa’yı hayal etsin. Champagne bölgesinden siyahi bir şair, Racine ya da Molière’e mi benzeyecek? Peki ya Asyalı bir filozof, Descartes veya Auguste Comte’u mu çağrıştıracak? Eğer Fransa makul bir ırkçı rejim benimsemezse, halkımızın dehasının ciddi bir tehdit altında kalacağına inanıyorum.”
Şunu belirtmek gerekir ki, Gontier açısından sömürge tehdidi Arapları kapsamaz; zira o dönemde İslam, ulusal güvenli söyleminin merkezine henüz yerleştirilmemiştir. “Araplar ve Berberiler, asimile edilebilir özneler olarak sınıflandırılabilirler. Gerçek anlamda beyaz oldukları için, Fransızlarla karışıp kaynaşmaları herhangi bir tehlike arz etmez. Dolayısıyla, ırksal açıdan asimile edilemez ilan edilmesi gerekenler ‘Sarı’ ve ‘Siyah’ halklardır; çünkü bunların Fransız nüfusuna dahil olması, nüfusun yapısını değiştirme riski taşır.”
Bu gelişmeler, Fransa’nın bugün kendisini 1930’lardakine benzer bir durumda bulunduğu anlamına gelmiyor. Yine de bu tarihsel referans, demokrasilerimizin; sürekli artan güvenlik talepleri ve kimlik konusuna saplantılı bir odaklanma ile karşı karşıya kaldıklarında, maruz kaldıkları ölümcül tehlikeye dikkat çekiyor.
***
Kelimeler gerçekten de öldürür. Buna, kamusal alanda sürekli tekrarlanan ve yabancıları ülkedeki sorunların günah keçisi ilan eden ifadeler; Fransa’nın bir “iç savaş”ın ya da medeniyetler çatışmasının eşiğinde olduğu yönündeki iddialar; ve son olarak, ırkçılık ile toplumsal ilişkilere dair yapılması gereken analizlerin yerini, Müslüman karşıtı dinsel bir bakış açısının ülkede hâkim olması endişe yaratıyor. Le Monde’un aktardığına göre, 23 Ekim saldırganın yakınlarının onu “ırkçı” olarak tanımladığını, aracında aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) broşürleri bulunduğunu ve saldırganın 17 Ekim’deki sokak protesto eylemlerinde yağmalanan dükkanların intikamını almak için Siyahları ve Arapları hedef aldğını söylediğini öne sürüyor. Bu tür bir söylemin, gerek dengesiz bireyler üzerinde gerekse aşırı sağ RN’in 2027’de iktidara gelme ihtimali beklentisiyle, zihinleri nefretle körüklenmiş olanlar üzerinde gerçek dünyada somut sonuçları vardır. Bu bağlamda sorumluluk, kolektif bir nitelik kazanır.
Devlet Başkanı Emmanuel Macron, rasist saldırının ardından geçen Cuma akşamı Trappes’e giderek yaşanan durumu “kanıtlanmış ırkçı niteliğiyle ülkemiz adına bir dönüm noktası” olarak nitelendirdi. Oysa Fransa, son yıllarda da aşırı sağcı, ırkçı terörle karşı karşıya kalmıştı: 2019’da Bayonne camisine (Pyrénées-Atlantiques) düzenlenen saldırı; 2025’in başlarında Paris’te göçmen işçilere yönelik bir derneğe yapılan saldırı ve 2025’in Mayıs ayında Var bölgesinde Tunuslu bir kuaförün öldürülmesi buna örnektir.
Bu kurbanların hiçbiri unutulmamalıdır. Hiçbir acı bir diğerinden üstün tutulmamalı ya da öncelik sırasına konulmamalıdır. Mücadelemiz; evrensellik, Cumhuriyet, birlik ve bütünlüğümüz uğruna olmalıdır. Irkçılıkla, antisemitizmle ve din ya da ten rengine dayalı her türlü nefret ve zulüm biçimiyle mücadele eden bir Fransa. Savunmamız gereken Fransa işte budur. Onun birliği, her bir bireyin güvenliği ve bizi bir araya getiren değerler uğruna sonuna kadar mücadele etmeliyiz.
Fransız dostlarımızı acilen şu gerçekleri anlaması gerekiyor: İslam şehirlerimizden sihirli bir değnek dokunmuşçasına öylece yok olmayacak; başörtüleri de sihirli bir halı gibi uçup giderek silinmeyecektir! Tarih akıp gidiyor; modern Batı toplumlarının uyum içinde gelişebilmeleri ve yeni kimliklerini huzurla tanımlayabilmeleri, nefret, ırkçılık ya da “öteki” korkusuyla asla mümkün olmayacaktır. Aksine, bugün yabancıları misafirperverlik ve nezaketle karşılamak çok daha yerinde olacaktır. Hatta şunu söyleyebilirim ki, varlığımızı sürdürebilmemiz —yani Avrupalı kimliğimizin devamı— buna bağlıdır. Onlar olmadan yok olmaya mahkûmuz. Artık çocuk yapmıyoruz; çalışmak da istemiyoruz; en azından ağır, zorlu ya da basit işleri üstlenmeye yanaşmıyoruz. Çok yakında, arkamızı temizleyecek olanlar yine onlar olacak. Öyleyse, onları saygı ve nezaketle karşılayalım; bize tam olarak benzemeseler bile onlara yer açalım! Ne de olsa, geçmişte de bugün de onların topraklarında uzun süreler geçirdik ve aramızdaki farklılıklar bizi hiçbir zaman rahatsız etmedi. Fransız dostlarım, tarih akıyor; birlikte, el ele vererek adil ve huzurlu bir topluma doğru yürümek çok daha iyidir. Öyle bir toplum ki, ona yön veren şey kibirli ve ezici bir açgözlülük değil, ortak iyiliğe duyulan kaygıdır; kolektif mutluluğun toplumun nihai hedefi olduğu bir yaşam biçimidir! Aristoteles ne demişti: “Ortak iyi, her toplumun en yüce amacı ve adaletin temelidir!” Ancak bu hiç de kolay olmayacak. Yıllardır değişmeyen bir nevi “sabit disklerimizi” yeniden yapılandırmamız gerekecek; farklılıkları kabul etmeyi, başka gelenekleri, başka giyim tarzlarını, başka renkleri, farklı mutfakları ve tatları/kokuları takdir etmeyi öğrenmeliyiz! Her şeyden önce, alçakgönüllü olmalıyız. Buna pek alışkın değiliz; kendimizi en iyisi sanma eğilimindeyiz, oysa aynı zamanda bir soykırıma da ortaklık ediyoruz! Sizlere çağrımdır Fransız dostlarım: gelin, evimizi herkesin huzur içinde yaşayacağı, adalet ve neşe dolu bir yere dönüştürelim.
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy
Bordeaux, Cuma 30 Ekim 2026

YORUMLAR