Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
Sosyal Medya
Garip Turunç
Garip Turunç

İFADE VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

 

 

‘İfade ve haberleşme özgürlüğü’ kavramı 20nci yüzyılda o kadar entelektüalize edildi ki, sıradan insanlar, yoksullar bunun halkın en büyük gücü olduğunu, kendi ekmek kavgaları olduğunu unuttu. Geniş halk yığınları, ifade ve basın özgürlüğünü, sadece gazetecileri ilgilendiren entelektüel veya marjinal bir kapris sanıyor.

 

Oysa ki basın özgürlüğü yalnızca gazetecileri değil, toplumun tamamını ilgilendiren temel bir haktır. Jurnalist (haberci), yazdığı her haber doğru olmasa bile, özgür şekilde yazabiliyorsa, demokrasiye, şeffaflığa, vatandaşın devletten hesap sorabildiği bir düzene, hukukun üstünlüğüne, halkın çıkarlarına, genel refah artışına ve özgürleşmeye neden olur.

 

Evrensel ölçekte ifade ve basın özgürlüğü dendiğinde aklımıza ilk gelen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 1976 tarihli ‘Handyside kararı’. Avrupa ülkelerinde basın özgürlüğünün temelini oluşturan, AİHM’nin bu ünlü kararı şöyle:

 

“İfade özgürlüğü sadece hoşa giden düşünceler için değil, ‘devleti ve toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden ya da rahatsız eden’ görüşler için de geçerlidir. Bu durum çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülük temelinde söz konusudur.”

 

Üstelik bu karar Anayasa’mınzın 90. maddesinin son fıkrası gereğince bizim hukukumuzun üzerinde sayılıyor.

 

Handyside kararı, “Bu değerlendirmeler, toplumun bir bölümünü rahatsız edici nitelikte olabilir. Ancak unutulmaması gerekir ki ifade özgürlüğü, çoğunluk gibi düşünmeme, kurulu düzeni sorgulama, hatta eleştirme hakkını da kapsar. Dahası, sarsıcı nitelik taşıyan, toplumun çoğunluğunu kızdıran ve tartışmaya yönelten fikirler de ifade özgürlüğünün koruması altındadır” diyor.

 

Basını özgür kılan da çok sesliliktir; hatta her kafadan farklı ses çıktığını düşündürecek kadar çok seslilik. Herkesin aynı kalıplarla düşünmesi, her olayı benzer biçimde değerlendirip yorumlaması insanın doğasına aykırıdır. Doğru fikrin doğruluğu yanlış fikirlerin de dolaşabildiği piyasada bir anlam taşır. Siyaset nasıl muhalefetsiz düşünülemezse, medya da değişik görüşleri içinde barındıracaktır.

 

GAZETECİLİK FAALİYETİ ‘SUÇ’ HALİNE GETİRİLMEK İSTENİYOR

 

Bu vasıfları taşıyan, Batı’da örneklerini gördüğümüz, modern bir cumhuriyete dönüşmenin en önemli aracı olan basın/medya ne yazık ki Türkiye’de abluka altındadır. T24’ün tüm içeriklerine erişim engeli kararıyla, yıllardır irtifa kaybeden yargı erkinin uygulamaları yeni bir seviyeye indi. Gazetecilerin tutuklanması, Tele1 gibi bağımsız, muhalif görüşlü kanallara el koymalar, internet sitelerine, YouTube kanallarına, sosyal medya hesaplarına erişim engeli ve son olarak Halk TV’ye kayyum atanmalar, ekranı karartılmalar… Bu tür uygulamaların basın özgürlüğüyle, halkın haber alma hakkının korunmasıyla bağdaşmadığı ortada…

 

Evet, bundan önce de baskılar yoğundu, ama yine de hangi haberin ne sonuç vereceğini birazcık olsun bilirdiniz. Hukuk hepten ortadan kalktığından beri, bunu kestirmek de imkânsız hale geldi. Mesela Mustafa Balcı, sadece paylaştığı bir fotoğraf nedeniyle tutuklandı. Bodrum Antik Tiyatroda çekilen fotoğrafta AKP sözcüsü Ömer Çelik ve hemen arkasında Osman Arıkan Nacar görünüyordu. Nacar, fon skandalında 20 milyar lirayla yurtdışına kaçmakla suçlanıyordu. Muhalefete göre geçen yaz, AKP sözcüsüyle birlikte tatil yapmışlardı. Balcı, işte o tatile kanıt olarak bu fotoğrafı X hesabında yayınladı. Ömer Çelik, fotoğrafı yalanlamadı. Ama gazeteci Balcı, gerçek bir fotoğrafla “Halka yanıltıcı bilgi yaydığı” suçlamasıyla tutuklandı. Bitmedi. Gazteci Şaban Sevinç, kendi X hesabında, o fotoğrafın yer aldığı paylaşıyı alıp 4 sözcük  yazdı : “Çok önemli bir fotoğraf”… Ve evet, o da aynı gün, aynı gereçeyle tutuklandı.

 

Fon skaandalını araştıran gazeteciler, İsmail Saymaz ve Murat Ağırel iki bakanın fondan kazanç sağladığı iddiasına dair spekülasyon yaparken savcının, daha dogrusu iktidarın tepkisini çektiler. İkisi de ayaklarında elektronik kelepçeyle ev hapsine çarptırıldı. Daha sonra Sarıgül Ailesi‘ne yönelik yazmadığı haber nedeniyle suçlanan Murat Ağırel ayağında elektronik kelepçe bulunmasına rağmen evi sabah saat 06.00’da polisler tarafından basıldı ve savcılık tarafından yazmadığı için “üyesi olmadığı gizli örgüte  yardım etmek” suçundan tutuklandı.

 

Gazeteci Ali Tarakçı, kişisel sosyal medya hesabında, “Çok önemli bir bakan cuma günü istifa edecek” diye yazdı. Duyum doğru çıkmadı ama Tarakçı, dezenformasyon yaydığı gerekçesiyle tutuklandı. Tuba Tekerek, Gürcistan’da seçim izlerken oradaki LGBTİ+ örgütlere yönelik baskıları anlatan haberi “müstehcen” bulduğu için bir aydır hapiste. Gazeteci Sebahattin Günday, 2011’de istihbaratçı Kâşif Kozinoğlu’nun Adliye çıkışında fotoğrafını çektiği için “istihbarî bilgileri deşifre etmek” suçundan tutuklandı. Tutuklu olarak yargılanan gazeteci Fatih Ergin’in 4,5 yıla kadar hapsi isteniyor. Ergin’e “gerçeğe aykırı bilgi yayıyor, gazeteci olduğu için paylaşımı geniş kitlelere ulaşabiliyor ve bu da halk arasında korku ve endişeye yol açıyor” suçlaması yöneltildi. Kâşif Kozinoğlu’nun cezaevinde öldürülmesi ile ilgili soruşturmada adı geçen bir sanığın görevini yanlış yazmış meğerse!

 

Gazeteci Can Taşkın, Nevşehir’de yaşıyor. Adının baş harflerini taşıyan “CT Haber” isimli yerel yayın organının sahibi. Taşkın, geçen yıl 31 Ağustos’ta sitesinde bir yazı yazdı. Yazı boyunca cumhurbaşkanından övgü ile bahsederken Nevşehir’de olan sıradışı bir olayı anlatıyordu. Söylediğine göre bazı kamu görevlileri işadamlarından devlet adına para topluyordu. Taşkın çok detay vermiyordu. Bunu ertesi gün televizyon programında açıklayacağını duyuruyordu. Ne mi oldu? Sabaha karşı evi basıldı. Ters kelepçe ile gözaltına alındı. Aynı gün savcılık sorgusu, aynı gün mahkeme, aynı gün tutuklama… Suçlama fon soruşturmasında gazetecilere yapıldığı gibi: “Halkı yanıltıcı bilgiyi yaymak” idi.

 

Daha geçen haziran ayında cezaevinden çıkan BirGün muhabiri İsmail Arı ise, eski RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in şikâyeti üzerine evvelsi gün 21 Ekim Dünya Gazeteciler Günü’nde gözaltına alındı. İfade vermek için kendi ayağıyla Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne giden Arı’ya, “kaçma şüpyesi”, “hakaret” ve “halkı yanıltıcı bilgiyi yayma” suçlamaları kapsamında tutuklandı.

 

İşte memleketin hali bu…Ülke tam bir baskı iklimine girdi. Son on yıla damgasını vuran uygulamalarıyla giderek akıl ve vicdandan uzaklaşıp yürütmenin bir enstrümanı haline gelen yargı eliyle, Fikret’in 110 küsur yıl önce dediği gibi “Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi.” Düşündüğümüzü ifade etmenin sonuçlarına bakarak düşünmekten de korkar hale geldik. Ama düşünemez ve düşündüğümüzü ifade edemezsek boğuluruz, öyle bir hayat artık insana yakışır bir hayat olmaktan çıkar.

 

Gazeteyle, gazeteciyle, televizyonla bitmeyen kavganın bir nedeni var. Her gün yatıp kalkıp milyarlık vurgunları konuştuğumuz ülkede, kendi kırılgan iktidarlarını sopalı vitrinle kuranlar, gazetecilerin yazdığı gerçekleri kendilerini tuzla buz edecek çakıl taşları olarak görüyor. Olan bitenlerin duyulma masını, görülme mesini, okunma masını, konuşulma masını, tartışılm amasını istiyor. İşte bu yüzden susturma, hapsetme, kapatma, kayyum atama sıradan bir yol olarak oluyor. Ancak gazetecileri hapsederek, muhalefeti bastırarak hakikat meydana çıkmıyor, yanlışların devamlılık kazanması da sorunları ağırlaştırıyor. En acısı mazlumun güvencesi olması gereken hukuk bu zalimane düzenin çivili sopına dönüşüyor. Bir gazete, bir televizyon, bir belediye derken ülkenin kendisi yargı eliyle “kayyumhane” haline geliyor.

 

Bir parmak gerçeği örtmek için bin kaşık zulüm gerekçe yapılır da gerçek olduğu gibi ortada durur.

 

OLDUĞUMUZ YERDE SAYIKLIYORUZ

 

Zamanın hızla akıp gitmesi ama hayatın, şartların ya da hislerin hiç değişmemesi, insana kendini sıkışmış ve fazlasıyla yorgun hissettiren çok ağır bir durumdur. Olduğunuz yerde sayıklıyormuş gibi hissetmeniz, bir şeyleri değiştirmek için çabaladığınız halde sonuç alamamaktan veya ne yönü seçeceğinizi bilememekten kaynaklanıyor olabilir

 

28 Eylül 2018 tarihinde, ikili görüşmeden sonra, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Alman Başbakanı Merkel ortak basın toplantısı düzenliyor.  Toplantıya damga vuran Merkel’in şu cümlesi:  “… Tief greifende Differenzen mit Tükei…”

 

“İki ülke arasında derin görüş ayrılıkları var ki, bunlar özellikle basın özgürlüğü, insan hakları ve hukuk devleti gibi temel konularda yaşamaya devam ettiklerini” açık bir dille ifade etmişti Merkel.

 

Şaşırtıcı mı? Hayır? Böylece bizi yıllardır AB üyeliğinden uzak tutmak için iyi bir bahane bulmuş oluyorlar.

 

Demokrasiydi, hukuktu, özgürlüktü bizim işimiz, Almanya’nın değil. Biz hiçbir fikir kabul etmeyeceksek, fikirsel açıdan, çözüm bulmak açısından “en doğru” noktadaysak, bulunduğumuz yerde donup kalacağız demektir. Bu halde kalmak istiyor muyuz gerçekten? Hiç mi şikâyetimiz yok?… “AİHM kararları bizi bağlamaz” diyerek hukuk güveni sağlanabilir mi?

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan yıllardır “kriterler” sözünü ağzına almıyor, “Avrupa Türkiye’ye stratejik baksın” diyor. Askeri güç elbette çok önemli ama yetmiyor…Türkiye son on yıldaki bu tür politikalarla Avrupa’daki dostlarını kaybetti. Bu arada Avrupa aşırı sağı her adım adım güçlendi. Yunan-Rum blokajı da belli. Bu gerçeklere rağmen…

 

Türkiye ihracatının yarısına yakın kısmını Avrupa’ya yapıyor, Türkiye’deki dış kaynaklı yatırımların yüzde 70’i de Avrupa kaynaklı. Bunu hatırlatan Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi (EDAM) Kurucu Başkanı diplomat Sinan Ülgen, Türkiye’nin gelecekteki refahının ve sanayi gücünün, Avrupa ile olan yapısal entegrasyonunu korumasına ve geliştirmesine bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Türkiye için AB ile ilişkileri koparmak, sadece siyasi bir tercih değil, ekonomik olarak çok ciddi bir refah kaybı ve endüstriyel gerileme riski barındırmaktadır.

Değerli diplomat Ülgen’in belirttiği hayati derecede önemli tablo karşısında Türkiye elbette “stratejik” bakımdan çok önemli bir güç. Fakat bunu, ilk on yılda başbakan Erdoğan’ın ağzından düşmeyen “Kopenhag Kriterleri” ile takviye etmek zorunda: Kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, AİHM ve AYM kararlarının uygulanması, muhalefet, basın üzerindeki ağır baskıya son verilmesi… Bu meselenin artık “iç politika” meselesi olmaktan çıktığı, önümüzdeki on yıllar bakımından “beka” meselesi haline geldiği apaçık ortada.

Yllardır hep yazıyorum (Bkz : “La Turquie aux marches de l’Union européenne”/ “Avrupa Birliği Eşiğinde Türkiye”, 2001, Harmatan’daki kitabım) :Türkiye hiç olmazsa ekonomik entegrasyon dışında kalmamalı, Üçüncü Dünya’ya daha fazla sürüklenmemeli.

İktidar bunu yapar mı? Umutlu değilim ama tarihe not düşmek için tekrardan yazıyorum

Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy

Bordeaux, Cuma 16 Ekim 202

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER