İnsanlık kendi tıkanışını, kendi sıkışmışlığını yaşıyor galiba. Tek tek olayların içinde düzenin zifiri karanlığı, bir çağ yangının bütün ateşi ve utanç kelimelerde vücut buluyor: Şiddet. Cinayet. İntihar…
Ne çok duyuyoruz artık bu kelimeleri. Zaman geçtikçe kaçınılmaz olan gerçekleşiyor: Ahlaki yorgunluk. Her gün yeni bir cinayet. Her gün yeni bir şiddet haberi. Sadece haber başlıklarında da değil; hayatın içinde. O kadar sık duyuyoruz ki, artık anlamları siliniyor, geriye sadece tekrarın boş sesi kalıyor. Çünkü insan sürekli aynı şeyi hissedemez. Empati, sınırsız bir kaynak değil, vicdan da öyle. Sonuçta insan alışıyor, alıştıkça susuyor, sustukça normalleştiriyor. Bir süre sonra, en ağır olan bile sıradanlaşıyor.
Oysa eğer bir ülkenin geleceğinden bahsediyorsak hızla birlikte dengeli bir şekilde durup düşünmek, stratejik planlamalarla, demokratik ilkeler izinde akıl-bilim temelli yol almak, yapılanın yapılmayanın hesabını sorgulamak da önemli olsa gerek. Özellikle de eğitim konusunda izlenen politikalar açısından. Ancak akıllardaki sorular, kaygılar çok. Örneğin, hepimizi büyük bir acıya boğan okul katliamını, örneğin yıllar boyu karanlıkta bırakılan kadına yönelik ölümcül şiddet dosyalarını, örneğin şiddet sarmalında çocukların çetelerin elinde kayıp gitmelerini ele alırsak… Durup düşünmek, ortak geleceği aydınlatacak bir yol haritası oluşturmak hemen şimdinin işi.
Sorunların çözümü ilk olarak sorunun nedenlerini konuşmakla, eleştiriyi de sorgulamayı da kabullenmekle başlar.
“Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27… Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.” diyordu Rakel Dink, sevgilisine yazdığı ve hepimize okuduğu mektupta, Hrant Dink’in 23 Ocak 2007’deki cenaze töreninde.
Sahi, bu karanlığı, bu çürümüşlüğü sorgulamadan Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesinde 16 kişiyi yaralayan 19 yaşındaki Ömer Ket’i, Ayser Çalık Ortaokulunda 9 kişiyi öldürüp bir o kadarını da yaraladıktan sonra intihar ettiği iddia edilen 14 yaşındaki İsa Aras Mersinli’yi ne kadar suçlayabiliriz? Fail mi onlar, yoksa mef’ul mü? Katil mi oldular, maktul mü düştüler?
UTANCIMIZ VE COCUKLARIMIZ
Çocuklardan “katiller” yapıyoruz.
Böyle bir düzene, kurşunlanan çocuklara yürek dayanmaz!
Gençlerin katil olduğu, arkadaşlarını öldürdüğü felaketlerden utanç duymalıyız.
Çocuklar ve öğretmen toprak oldu!
Felaketlerden geriye yas tutulan evler, evladını yitirmişler kaldı.
Evlerin duvarlarına öldürülmüş evlatların fotoğrafları asılacak!
Sağ kalanlar anlatıyorlar… Dinlemeye yürek, öldürülenlerin yasını tutmaya güç ister…
Utanç ve kurşunlarla örtülen zamandan geriye acılar ve yas kaldı…
İtalyan tarihçi Carlo Ginzburg “Utanç Bağı” adlı makalesinde şöyle demişti: “Uzun süre önce bir gün şunu anladım ki insanın ait olduğu ülke, hep dendiği gibi sevdiği ülke değil, adına utandığı bir ülkedir. Utanç sevgiden daha güçlü bir bağ olabilir. Utancın ağırlığının her zaman her yerde aynı olduğunu iddia etmiyorum; ülkeler arasında bu konuda muazzam fark var. Ama utanç bağı –bir birleştirici güç olarak utanç– büyük veya küçük her türlü insan grubunda istisnasız işler.” (Bakınız : New Left Review dergisi Kasım-Aralık 2019 sayısında yayınlanan “The Bond of Shame” başlıklı yazısından, Çeviri : Derya Yılmaz)
Üzerinde yaşadığımız memleketimiz için utanç duyabiliyorsak ve utandığımız ülkenin yurttaşları sayabiliyorsak kendimizi; sevgimizden daha güçlü bir bağ olan utancımızla yaşamalıyız.
Yüzleşmeliyiz, unutmamalıyız.
ÇİVİSİ ÇIKAN TÜRKİYE
Türkiye, bir haftadır ortaokul sıralarındaa üst üste yaşadığımız trajik iki şiddet olaylarıyla birlikte, altı yıl önce ortadan kaybolan Tunceli’de Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü ikinci sınıf öğrencisi Gülistan Doku’nun dosyasını konuşuyor. Aslında çok daha önce masaya yatırılmış olması gereken konulardır bunlar. Çünkü epey zamandır üstü örtülmüye çalışılan dosyalar… Tartışılması, tarihli cinayetlerin arkasındaki karanlık perdenin yavaş yavaş kalkmaya başlaması, içinde bulunduğumuz hastalıklı durumu teyit etmiştir.
Tunceli’deki Gülistan Doku cinayetiyle ilgili birinci dereceden sorumlu görülenler eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in “Cinayete karışan oğlunu kurtarmak”tan altı yıl sonra tutuklanmasıyla, Türkiye, belki de ilk kez böyle bir dosyada bir valinin tutuklanmasına tanıklık etti. Evet yanlış anlamadınız; Tuncay Sonel’in Tunceli Valikiği döneminde, oğlu Mustafa Türkay Sonel’in, Gülistan Doku‘nun 6 yıl önce kaybolmasında rolu olduğu tesbit edildi. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’ndaki sorgusunun ardından sulh ceza hakimliğine sevk edilen Vali Sonel, “suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme”, “bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme, erişilmez kılma”, “kişisel verileri, hukuka aykırı olarak ele geçirmek veya yaymak”, “resmi belgeyi bozma, yok etme veya gizleme” ve “özel hayatın gizliliğini ihlal” suçlamalarından tutuklanmıştı. Oğlu Mustafa Türkay Sonel’e ise “nitelikli insan öldürme” suçlaması yöneltildi. Soruşturma kapsamında bir gizli tanık ise oğul Sonel’in Gülistan Doku’ya yönelik cinsel saldırıda bulunduğunu ve ardından silahla vurarak katlettiğini ileri sürdü.
Ancak aradan geçen zamanda görev yapan ve bu cinayetle “ilgilenmiş gibi yapan” devlet-hükümet görevlilerine henüz soruşturma dahi açılmadı. Dönemin Tunceli İl Emniyet Müdürü Yılmaz Delen ve firari faile Antalya’da otel ayarlayan dönemin Antalya İl Emniyet Müdürü Mehmet Murat Ulucan hakkında halihazırda herhangi bir soruşturma yapılmadı. “Tunceli’de kurulan ve üniversiteli genç kızları ağına düşen bir şebekenin işidir bunlar. Şebeke Vali Sonel’in aracılığıyla kamusal gücü kullanarak, intihar dedirtip olayın üstünü örtmeye çalıştı. Bu cinayete daha en baştan “takmış” ve bizzat ilgilenmiş bir başsavcı olmasa, zaten bu noktaya bile gelemezdik.
Okullardaki cinayetlerden Tunceli’ye, (son günlerde yeniden gündeme oturan) 7 yıl önce eski AKP’li Şirin Ünal’ın Ankara’daki evinde ölü bulunan ve intihar ettiği öne sürülen 23 yaşındaki Özbekistanlı Nadira Kadirova’ya uzanan olaylarla çalkalanmakta olan, çivisi çıkan bir ülke.
ÇÜRÜYORUZ EY HALKIM !
Okul olaylarında Ömer Ket, İsa Aras Mersinli… bu evlada katil, cani, sapık, suçlu, sorunlu gençler deyip geçebilirsin ey halkım. İstersen bir de onlara senin aile kurumun içinde yetişmiş, senin eğitim kurumunun bireyleri olarak bakmayı dene bir kere de. Sana/topluma gerekeni yapmayanlar, olayları “münferit bir vaka” diye tanımlayanlar; sorumluluk almayanlardır. Çürüyoruz ey halkım! Aile kurumunda bir baba evinde bilmem kaç tane silah bulundurmayı marifet saymasa, 14 yaşındaki çocuğunu atış poligonuna götürmese, bürokrasi mekanizması (Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürlüğüne ait poligon yetkilileri) bu babaya “Hayırdır amirim, Hacel Obası’nı engin, 14 yaşındaki bebeyi dengin mi sandın da getirdin buraya!” dese. Eğitim kurumu okulları bu hale getirmese, medyada şiddet bu kadar normalleştirilmese bu iki genç okullarını kana bulayabilir miydi? Maraş’ta okul öğretmenleri özgür özerk bilimsel pedagojik ilkelerle hareket etmekte özerk olabilselerdi, üzerlerinde başka baskılar kurulmasa idi, okul idarecileri başka korku kaygılara kapılmasa idi, sosyal güvenlik kurumları çocuk haklarını koruma yönünde özerk hareket edebilselerdi, belki bir müdür muavininin dikkati bile, bu şiddeti önlemeye yetebilirdi. Çevresel faktörler, silah erişimi bu kadar kolay olmasa idi, bu silahlı bir saldırı haline dönüşmeyebilirdi. Rakel Dink ile aynı soruyu soruyorum: sahi, iki yavrucaktan iki katil yaratan bu karanlığı sorgulamadan bu çürümüşlüğü örtebileceğimizi sanıyor muyuz?
Suçun doğrudan 14 yaşındaki İsa Aras Mersinli failinin ölmesi bir yana dolaylı failler olarak anne ve baba hemen tutuklanmış. Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklamada, iki farklı kurumda görevli psikologların olaydan önce failin çocuk psikiyatrisi desteğine ihtiyaç duyduğunu belirttiği ancak annenin önerileri dikkate almadığı belirtilerek; “Söz konusu tıbbi desteğe yönelik psikiyatri polikliniklerine müracaatta bulunmadığı ve bu şekilde failin ölüm ve yaralama eylemlerini gerçekleştirmesine sebebiyet verdiği değerlendirilen psikolojik rahatsızlıklarının tedavisindeki sorumluluklarında ihmal gösterdiği tespit olunmuştur” denildi. Katliamı yapan çocuk zaten normal değilmiş, tuhaf hareketler yapan bir sosyopatmış. Okulda hiç arkadaşı yokmuş. Balık da baştan kokarmış. Anne ve baba onun tuhaf hallerini görerek onu zorunlu tedaviye sokmak şöyle dursun, tam tersine ondaki karanlık tarafı beslemişler. Tutuklanan 1. Sınıf Emniyet Müdürü Polis Başmüfettişi babası Uğur Mersinli de ifadesinde, “Oğlumun tipik ergenlik ve sınav sorunları, stresleri bulunmaktaydı, oğlumu bu durum nedeniyle emniyetteki psikolog arkadaşlara götürdüm ancak emniyetteki psikolog arkadaşlar olumsuz bir durumun olmadığını oğlumun çok zeki olduğunu söylediler” dedi. Baba, oğlunu bir başka psikoloğa götürdüğünü, psikoloğun “Takip edilmesi gerekiyor, ilerleyen zamanlarda psikiyatrik tedavi gerekebilir” dediğini aktardı. Anlaşılan, onu karanlığa teslim etmişler. Çocuğun içindeki karanlık büyümüş ve en sonunda onu yutmuş. Olan da buymuş.
Yönetsel yanlışlar adaletsizlikten liyakatsizlikten kaynaklanıyor, farklı zümre şeref pozisyonları adaletsizliği nepotizmi liyakatsizliği körüklüyor, bir rektör çıkıp bana itaat edenlere kadro makam vereceğim diyor…. Neresinden bakarsak bakalım, bireysel boyut da önemli olmakla beraber, sistemsel, kurumsal, örgütlü bir kötülük ve şiddet söz konusu. Sorunun daha makro, daha kalıcı çözümü de sistemsel, kurumsal, örgütlü kısımlarının toparlanmasından geçecek.
MODERN KRİMİNOLOJİMİZ BU CINNETİN TOPLUMSAL KÖKENLERİNİ ARAȘTIRMIȘ
Ama kriminolojimiz çok gelişkin maşallah. Gelişkinliğinden herhalde, doğrudan fail ölmüşken, dolaylı failler gözaltına alınmışken bu kadarıyla yetinmemiş. Öyle ya, modern kriminoloji suçu bireysel bir cürümden öte bir şey olarak görür; onun sosyal kökenlerini de araştırır. Ülkemizin gelişmiş kriminolojisi de hemen bir araştırma yapmış ve bu cinnetin toplumsal kökenini bulmuş; şiddet içeren TV dizileri ve şiddet yüklü bilgisayar oyunları. Ha bir de her zaman olduğu gibi sosyal medya. Ah o sosyal medya ah! Var ya ülkedeki tüm toplumsal çürümenin kökleri sosyal medyadan besleniyor. Aslında gül gibi toplumuz, dert edecek hiçbir toplumsal, ekonomik sorunumuz yok, kendi halimize bırakılsak pamuk gibi, şeker gibi bir cemiyetiz. Ama gelin görün ki sosyal medya zehirlemekte bizi.
Pek tabii ki modern ve saygın kriminolojimiz sorunu teşhis etmekle yetinmeyecek kadar modern ve saygın olduğu için hemen çözümü de bulmuş. Efendim toplumumuz dini ve milli değerlerine dönerse bu melanetin kökü temizlenirmiş. Gerçi modern ve saygın kriminologlarımız bu ülkede dini ve milli değerlerimiz için insan öldürüldüğünü ve hatta yakıldığını görmezden gelmiş ama olsun. Dini ve milli değerlerimiz uyumlu, saldırgan olmayan, barışçıl nesiller yaratabilmenin anahtarıymış. Modern ve saygın kriminologlarımız pratik çözüm önerileri de üretmişler bu facia üzerinden: Okul kapılarına polis ya da bekçi, her okula psikolog, sosyal medya kullanımının sınırlandırılması ve kontrol edilmesi. Bu son öneriler sorunu çözemeyecek aslında, çünkü sorunun kökü derinlerde.
BİR ÇOCUK BU NOKTAYA NASIL GELİR?
Bir okulda silah patladığında toplum önce sese döner. Kaç kişi yaralandı, fail kimdi, silahı nereden buldu? Bunlar gerekli ama gecikmiş sorular. Çünkü silah patladığında, aslında çok şey çoktan olmuştur. Bir çocuk çoktan ilişkiden kopmuş, dilini yitirmiş, seçeneklerini tek tek kapatmıştır. Biz sesi o anda duyarız; oysa süreç çok daha önce başlamıştır.
Asıl soru, “Bu çocuk ne yaşadı” değil, “Hangi noktada artık başka bir ihtimal kalmadığına inandı?”
Okul saldırıları bir anda olmaz. Silah, kararın kendisi değil, sonucudur. Önce dil tükenir; yaşanan şey söze dönüşemez. Sonra bağ kopar; bu deneyimi taşıyacak bir ilişki kalmaz. En son silah konuşur. Yani ortada ani bir patlama değil, giderek daralan bir ihtimaller alanı var. Bu yüzden bu tür eylemler başlangıç değil, görünür hâle gelmiş bir sürecin son noktası.
Şiddet, çoğu zaman “görülmeme halinin” bir sonucu olarak var olur ve gelişir. Kendini ifade edemeyen, anlaşılmadığını düşünen, herhangi bir gruba ait hissetmeyen çocuk için şiddet bir ifade aracı, gramerini kendisinin oluşturduğu bir dil haline gelir. Bu şiddet yolu dört şey birleştiğinde açılır: yoğun utanç, dışa yönelen öfke, kontrol kaybı ve tetikleyici bir an. Bu an küçük görünür. Küçük değildir; geç kalınmıştır. Çünkü o ana kadar çocuk defalarca sinyal vermiş, karşılık bulamamıştır. Alternatif yollar kapandığında, en yıkıcı yol tek yol gibi görünür.
Bu nedenle okullardaki şiddet, sadece dini ve milli değerlerimizin veya bir güvenlik zafiyetine indirgenemez. Tüm öğrenenlerin kendilerini ifade edebilecekleri, anlaşılabilecekleri ve başkalarını anlayabilecekleri alanlar açılmazsa şiddet de konuşulmaya hep devam eder.
Kahramanmaraş Ayser Çalık Ortaokulu olayından sonra, İsa Aras Mersinli’nin katliama gidiş sürecinde özel hayatından ve ilişki dünyasından dışarıya yansıyan bilgi, tespit ve dijital materyal, sosyal medyada fazlasıyla yer aldı. Bilgisayarındaki manifesto notları, Discord yazışmaları, “Ailem benden nefret ediyor, onlarda hayal kırıklığı yarattım” ifadesi, öğretmen ve arkadaş tanıklıkları, hayat tarzı ve çevrim içi aktivitelerine dayalı tespit ve verilerden hareket ettiğimizde, ortaya çıkan klinik ve sosyopsikolojik ortaya çıkan tablo, yüksek zihinsel kapasiteye sahip, kronik yalnızlık yaşayan, reddedilmeye aşırı duyarlı ve iç çatışmaları derinleşmiş bir ergenin; aile içi kopukluk, silaha erişim ve dijital alt kültürlerin etkisiyle radikalleşen bir süreç içinde uğradığı travmatik kırılma çizgisinin oldukça karakteristik bir örneği niteliğinde…
Bu tür vahim sonuçlarla karşılaşmamak için, tüm okullarımızda benzer risk altında bulunanlara yönelik; erken müdahale, aile terapisi, silah güvenliği, dijital denetim ve okul temelli psikososyal izlemenin hayati önem taşıdığı, hiç bir zaman gözden uzak tutulmamalı…Okul güvenliği pedagojik ilkeler doğrultusunda sağlanmalı; öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin kendilerini güvende hissedecekleri ortamlar oluşturulmalıdır.
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.Bordeaux,
Cuma 24 Nisan 2026

YORUMLAR