Siyasi tarihimizin belki de hiç bir evresinde olmadığı kadar tuhaf bir dönemden geçiyoruz. İri cüssesiyle dikkat çekiyor ülkemizde siyaset. Yolsuzluk yapıldığı kılıfı altında ana muhalefet partisine ve belediyelerine karşı peş peşe açılan davalarla siyasal alan düzenlenmekte, muhalif sesler infaza dönüşen tutuklamalar yoluyla bastırılmakta, ayrıcalıklı yargıç ve savcılar ile özel yargı birimleri oluşturulmakta, hukuk dışı delillere dayalı şişirilmiş iddianamelerle sonu gelmeyecek davalar açılmakta, cezaevi kenarına mahkemeler kurulmakta, mahkemelerin öncülü şekilde hareket eden yandaş basın yoluyla yargısız infazlar yapılmaktadır.
İbretlik son örnek, “mutlak butlan” davası ve kararıdır. Bu kararla, bir kez daha; yargının siyasal bir mekanizmaya dönüştüğü, sorun çözmek yerine kargaşa yaşanmasına neden olduğu, yargı sisteminin hukuk zemininden iyice uzaklaştığı, Yüksek Seçim Kurulu’nun kendi varlık nedenini dahi inkâr ettiği, sonuç olarak topluma, “Berlinde hâkimler var” dedirtecek bir güven verilmediği ortaya çıkmıştır.
“Tuhaf zamanlar”dan geçtiğimiz çok açık. Tūrkiye Cumhuriyeti böyle bir bir olaylar zincirine darbeler dönemlerinde bile tanık olmadı. Aslında ‘’Demokrasi ve adalet sorunu’’ yaşdığımız. Zaman, yargı gūcū, baskın seçim, CHP’nin iki başlığı ve potensiyel operasyonların göterdiği sopalar karşısında iktidar ile gerçek muhalefet arasında açık bir santranç oynanıyor. Ama bu satrançta her an vezir veya filin hareket alanları “kural koyucu” tarafıından değiştirebilir ya da ayakları kaydırılarak ortadan kaldırılabilir
Karşı karşıya kaldığımız mesele parti meselesi değil, mesele vatan meselesi; mesele sadece siyasilerin veya yargının değil, yurttaş olarak hepimizin meselesi. Bu yurt (vatan) hepimizin. Bu Devlet/Adalet/Hukuk hepimizin. Siyaset, adaletin/ huhukun varolduğu bir yönetim biçimidir, taşıdığı makamlar ve sağladığı unvan ile olanaklar geçicidir. Sūrekli, anlamlı, hatta kutsal olan, insanlıktır. Onurlu olan yurttaşlıktır. Tuhaflıklar ortadan kalkıp hukuk olağan akışına döndüğünde, ahlakını kaybeden hukukun yüzünün kızardığını göremesek de yaşanan tuhaflıkları yaratan hukuk/ yargı mensuplarının yüzünün kızardığının görüleceği çok açıktır.
AHLAKINI KAYBEDEN HUKUK
Hukuk, adalete yönelmiş bir toplumsal dūzen demektir. Kimilerince de ‘’Hukuk, asgari ahlaktır.’’ Bu çerçevede hukukun ahlakı, onu hukuk yapan temel niteliklerde; yani adalete yönelmiş, eşitlikçi, öngörūlebilir, tutarlı ve gūven veren, keyfilikten uzak yapısında aranmalıdır.
Amerikalı filozof Lon Fuller, hukukun bir “iç ahlakı” olduğunu savunan düşünürlerin başında gelmektedir. Fuller’e göre, bir normlar sisteminin gerçekten hukuk sayılabilmesi için yalnızca içerik bakımından değil, yapılma ve uygulanma biçimi bakımından da belirli ilkelere uygun olması gerekir. Bu çerçevede ortaya koyduğu sekiz ilke arasında, hukuk kurallarının anlaşılabilir olması, birbiriyle çelişmemesi ve uyulabilir nitelikte bulunması özellikle önem taşır.
Fuller’e göre hukukun meşruiyeti, yalnızca yürürlüğe konulmuş olmasına değil, aynı zamanda bu ilkelere uygun biçimde işlemesine bağlıdır. Ancak bu sayede hukuki güvenlik, belirlilik, öngörülebilirlik, hukuk önünde eşitlik ve yönetimin hukuka bağlılığı sağlanabilir. Buna karşılık keyfi yargı kararları, siyasal etkilerle karar veren mahkemeler, düşman ceza hukuku uygulamaları vb. hukukun ahlakının bozulduğunun göstergeleridir.
Hukuk, canlı bir varlık değildir; bu nedenle hukukun temel ilkelerini uygulayıp sürekliliğini sağlayacak kurumsal mekanizmalara ihtiyaç vardır. Bu mekanizmaların başında ise yargı gelmektedir. Yargı bir denetim mekanizmasıdır. Hem sistemi denetlemekte hem doğruyu/yanlışı ölçmektedir. Yargı için terazi simgesi bu nedenle kullanılmaktadır. Ne yazık ki hukuk düzeninin görünür yüzü olan Türk yargı sisteminde terazinin doğru tartı yapmadığı, görünmez ellerin tartıyı bozduğu bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Bu nedenle, etik felsefenin üç yaklaşımından hangisiyle bakarsak bakalım sistemde ciddi sorunlar yaşandığı, terazinin doğru ölçüm yapmadığı, hukukun iç ahlakının yapısal olarak bozulduğu hemen fark edilmektedir. (Avrupa Parlamentosu, bu yöndeki son Raporu’nu büyük çoğunlukla onayladı.)
Tūrkiye’nin itibarını yere dūşūren bu tablo karşısında, iktidarın yanında saf tutan ya da korkakça suskun, her türden, her mevkide bürokrasiye şunları önermek isterim: Hiçbir şey yapmıyorsanız kendi ülkenizin yakın tarihini dikkatle okuyun. Ülkemizin hangi güçlükler aşılarak Kurtuluş Savaşı’nı kazandığını ve çağdaş dünya ülkeleri arasında nasıl yer almayı başardığını bir daha öğrenin. Şu ölümlü dünyada gerçekten insan olabilmenin anlamı, değeri üstünde bir daha düşünün. Bu toprakların yetiştirdiği en büyük vatanseverin, Mustafa Kemal’in anısına, kişiliğine layık mıyım diye düşünün. Vatansever olduğunuzu düşünüyorsanız öncelikle vatanseverliğin ne olduğu hakkında düşünmelisiniz.
YURTSEVERLİK DEYİNCE
Tūrk edebiyatı ve dūşūunce dūnyasının önemli isimlerinden Vedat Günyol, “AteşYakmak” başlıklı yazısında şoyle der :
“Hiçbir ateş başlı başına yüzyılların sınavına dayanamamış, er geç sönüp geçmiştir… Her sönen ateşin içerisinde başka ateşler yanıp insanlığa yeni gelişme olanakları, yeni mutluluk yolları getirir… Ateşi diri tutmanın yolu onu durmadan tazelemektir. Yoksa küllerin içinde gömülüp kalır insan… Türkiye bugün, Atatürk ateşini taze tutmak isteyenlerle onu söndürmeye çalışanlar arasında gizli-açık bir çatışma içindedir”
Yakın düşünce tarihimizin bu konudaki çatışmalarla dolu olduğunu söyleyen Günyol, “Yurtsever olabilmek için insan olmak gerek. Önce de insan, sonra da insan” der.
“Türk köylüsünün okuyup yazmasını istemeyenlerin, Köy Enstitülerini kötüleyenlerin, yurdun dört bir yanını Kuran kurslarıyla donatıp Anadolu’ya el altından içi hurafe dolu yüz binlerce besmeleli kitap yollayanların, bunları destekleyenlerin, bunlara karşı çıkmayanların yurtsever olamayacaklarını” söyler.
“Yurtseverlik çetin bir iştir, ucu bir çeşit kahramanlığa varan bir iş. Çünkü yurdu sevmek sadece bir gönül, duygu işi değil, bir kafa işidir de. Doğrusu insan için yurdunu sevmenin yolu tektir: O da hem yüreğiyle hem kafasıyla sevmek…” der ve Bu Cennet Bu Cehennem adlı kitabına ad olan yazısında da yurtseverliği işler:
“Yurt sevgisinin doruğuna erişmiş olan Nâzım Hikmet, ‘Bu cennet bu cehennem bizim’ derken cenneti de cehennemi de kendimizin yarattığımızı anlatmak istiyordu.”
Bunun içindir “Biz su katılmamış yurtseverleriz” diyen Nâzım Hikmet’in “Vatan Haini” çığlığı:
“Vatan, kurtulmamaksa kokmuş/ karanlığımızdan,/ ben vatan hainiyim…”
Bu ūlkede değişmez bir kural vardır; ‘’kahraman’’ bir gūnde ‘’hain’’e dönūşūr. Arkasından koşan milyonlar birden bire dūşman olur. Bugūn Kemal Kılıçdaroğlu’nun karşı karşıya olduğu tablo biraz böyle. Kimileri ona “hain” diyor. Kimileri “Saray’ın aparatı” olmakla suçluyor. Bir kişinin siyasi geleceği uğruna halkın iradesinin, parti üyelerinin tercihinin ve demokratik kuralların göz ardı edilmesi, siyasetteki çürümenin ne kadar derinleştiğini göstermektedir.
O halde meselemiz, tam da iktidar “gerileme devri”ne girmişken, bu ruh halinden, bu kayıtsızlık ve çūrūmşlūk durumundan nasıl çıkılacağı üzerine ortak akılla düşünmek, bir “umut siyaseti”ni var edebilmek için kafa yormaktır.
Ülkenin dört bir yanında umutla ve sabırla bir şeyler için çaba harcayan, vazgeçmeyen bir sürü ‘Çalıkuşu’ var, bunları bulup çıkarmalı, enkazı kadıracak, değişimi sağlacak, yeni bir sistem için bizlere umut aşılamalı…Dante’ın dediği gibi: “Her karanlık kendisini sonlandıracak şafağın tohumlarını içinde taşır…”
TÜRKİYE YENİDEN KURULMASI GEREKEN BİR ÜLKE
Soru söz konusu yeni sistemin hangi referans veri alınarak kurulacağıdır. Eski olandan ayrışmayı mı temel alacak, yoksa doğrudan dönüşmekte olanın ufkuna sahip çıkmayı mı? Geçmişle uğraşmak rahatlatıcı, çünkü karşınızdakiler tarih önünde kaybetmekle kalmayıp, bunu idrak etmekte de zorlanıyorlar. Oysa tarih ilerlemenin de tarihidir; biz o tarihin aynıyla yinelenemeyeceğini, Batı’nın diktatörlerine değil daha çok Doğu’nun despotlarına özenenleri bir tür hayal kırıklığının beklediğini söylersek pek mi determinist, pek mi iyimser sayılmalıyız.
Sayılalım; gerçekçiler için bunun çok da fazla bir anlamı olmaz. Onların yani bizlerin eskimeyen düsturu; “insanlığın önüne ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyacağına” dair usta sözüdür. Der ki usta; “Her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar.” Orada mıyız, bilemiyoruz. Bu ünlü tezin gerçekle ilişkisi iyimserliğimizin kaynağıdır. İyimserlik mücadele ruhunu besler; kararlılık yoldaki engelleri temizler. Öyle görünüyor ki ortada bir sorun var ve bu sorun çözülecektir.
Artık ortada savunulacak bir cumhuriyet ve korunacak bir rejim yok. Sadece bir cumhuriyetçi bir atmosfer ve tarihin ruhu var. Türkiye iki çağ arasında adeta salınan, yön uygusu kaybetmiş bir ülke durumunda. Bir taraftan “Modernleşmeci otoriter” bir mirastan demokrasi söylemine evrilmeye çalışan, aynı zamanda tarihinin en ağır bunalımlarıdan birini yaşayan bir CHP ve alabildiğine demokratik bir söylemden “muhafazakâr otoriterleşme”ye evrilen CB bir AKP iktidarı. Sonucu ise “siyaset” yapma imkânının tümüyle rafa kalktığı bir zorbalık ve yıkım ortamıdır. Dolayısıyla bu melez rejimi yıkmadan bu ülke yoluna devam edemez. Eğer yıkılmaz ve gerici engel aşılamazsa, Türkiye içine doğru büzülerek küçülecek, kapanacak ve kendi karanlığında boğulacaktır. Tarihin yasası da çağrısı da budur.
Bu nedenle, önümüzdeki günler siyasetin sokakta yapılacağı ve ülkenin kaderinin yaşamın sıcak pratiğinde belirleneceği bir dönem olacaktır. Türkiye, 103 yıldır süren tarihsel hesaplaşmanın belki de son muharebesinin yaşanacağı bir dönemece girmiştir. Emparyalist gūçlerin de katkısıyla ya gericilik ve Osmancılık kazanacak, ya da cumhuriyetin ima ettiği bütün değerler ve aydınlanma tartışmasız şekilde yeniden bu topraklarda egemen olacak.
YENİ BİR “VAROLUŞ” KARARI
Büyük şair Turgut Uyar, “Sen vatanımsın, ekmeğimsin” derken Hasan Hüseyin dizeleriyle güzelleştirir yurdu:
“Vatan topraksa eğer/ ormansa nehirse mâdense vatan/ işçiyse köylüyse aydınsa vatan/ yâni yapıp yaratmaksa herşeyi yenibaştan/ sevmeyi yenibaştan/ alkışı yenibaştan”
Bunun için de özlemi çekilen birliğe, kardeşliğe ihtiyacımız var. Arap/Kürt kökenli İslam tarihçisi Ali İbnü’l-Esîr’in değimiyle sıla-i rahime ihtiyacımız var. Birbirimize hicret etmeliyiz. Anlamalıyız. Birbirimizi ziyaret etmeliyiz. Sadece vücut ziyareti değil. Aklımızla, zihnimizle birbirimizi ziyaret etmeliyiz. Türkiye’nin birbirini anlamaya, dinlemeye, halini hatırını sormaya, keşfetmeye ihtiyacı var.
Bu kültürün sergileneceği dönem önümüzdeki seçimlerde sandıklara atılacak oylar olacaktır. Demokrasiler de başka silah yok. Orada, Türkiye yeni bir ‘’varoluş” kararı alınacaktır. Ülke otoritenin, dogmaların fanatizmine teslim mi edilecektir? Ülke, çağdaş demokrasi ile özgür aklın toplum yaşamını yönetmesine mi karar verecektir? Kavşak budur. Karar hepimizin kararı olacaktır.
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.
Bordeaux, Cuma 19 Haziran 2026

YORUMLAR