Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
Sosyal Medya
Garip Turunç
Garip Turunç

 YAZMAK, BİR SORUMLULUK !

Yazmak bir imtiyaz olduğu için bunun hakkını vermek mağdurdan ve mazlumdan yana olmakla mümkündür. Kamu vicdanına ses olmak ve kamuya karşı bireyin hukukunu vikaye etmek (korumak) amaçtır. Ülkenin menfaatleri, grup menfaatleri veya milli menfaatler için yazı yazmak bir görevdir ve bir sorumluluktır. Yazı yazmada sorumluluk fikri hür, vicdanı gür tutmaktır.

 

“Varlık ve Hiçlik” felsefesini ilk kez ortaya koyan Jean-Paul Sartre, her çağda yazarın/çizerin sorumluluğundan söz ederken “adını koymanın” gücünden de söz eder. Bu bir mesuliyettir. Çağın hakikatlerini görmek, şahit olduğunu anlatmak, adını koymak bir güçtür, bir sorumluluktur.

 

Belki de ülkemizdeki yazar, aydın ve bilim insanlarının ihtiyacı olan ilk şey, İspanya iç savaşı sırasında Salamanca Üniversitesi’nin rektörü Miguel de Unamuno’nun şu söyledikleridir:“Bazı durumlar vardır ki, orada susmak, yalan söylemektir. Zira sükût, ikrar olarak yorumlanabilir. Bugüne kadar içimde daima birbiri ile tutarlı bir uyum içinde yaşayagelen sözüm ile vicdanım arasında bir boşanmaya asla izin veremem.”

 

Türkiye’nin yetiştirdiği en kıymetli aydınlardan Onat Kutlar’ın 1 Kasım 1995’te yaptığı Aydınlar Dilekçesi savunmasında şunlar yazıyordu: “Sayın yargıç, ülkelerin ve toplumların tarihinde olağanüstü dönemler vardır. (…) İşte bu dönemlerde siyasi ve demokratik birikime sahip toplumlarda bir ses yükselir. Bu ses kendini yalnızca bir siyasi yapının üyesi değil bir birey olarak da toplumun gidişinden sorumlu sayan tek tek aydınların sesidir.”

 

***

Yıllar önce büyük bir memnuniyetle yazmaya başladım. Gazete köşelerinde ve Facebook denilen okuyucuya sosyal medya aracılığıyla hitap etme ayrıcalığını, özgürlük, tefekkür ve demokrasiye hizmet için kullanmaya çalıştım. Ve bunu yaparken de hep SOKRATES’in şu sözlerini düşündüm: “Kimseye hiçbir şey öğretemem, sadece onların düşünmelerini sağlayabilirim.”

 

Yazmamayı, düşünmemeyi, belirli bir imkânın kullanılmaması değil, bir toplumsal tercih, gerçeklik karşısında bir zihni tavırdır. Diğer deyişle bir kültürden söz ediyoruz… Merak etmemek, tartışmamak, sorgulamamak, duymazlıktan gelmek, kesinlik aramak, bu kesinliği yüzeyselleştirerek içselleştirmek ve cemaatsal olarak meşrulaştırmak, aynı zamanda aidiyet ve kimlik oluşumuna hizmet eder.

 

Bunaltı, kötümserlik, umutsuzluk, öznellik gibi varoluşçuluğa özgü belli başlı temalar genelde boş vermişliği ve hareketsizliği çağrıştırır gibi görülür. Ama görünen köy bal gibi kılavuz ister. Köyü sadece görerek tanımak istiyorsanız zaten boş verip hareketsizliği yeğlemişsinizdir. Ama köye adım atıp orada yaşamayı seçerseniz hiçbir şeyin görüldüğü gibi olmadığını fark edersiniz. Fark etmek istiyor musunuz? Yoksa fark etmeden yaşamayı mı yeğliyorsunuz? Seçim sizin.

 

Fark edip yaşadığınızda söylemek istediğiniz sözleri yazıya dönüştürürken size yol gösteren bir yol haritanız var. Harita “anlamak, yorumlamak yeterli değildir asıl olan onu değiştirmektir” diyor. Bir şey daha söylüyor pusula; “insan bu gelişmenin nesnesi değil öznesi, aktörü olabilir, yabancılaşma denilen ayak bağından kurtulabilir.” Burada “İnsanın toplumsal ve kişisel durumunu değiştirmek isteyenlerin yanındayız” diyen Jean Paul Sartre’ın yabancılaşma kavramı üzerinde şu şöylemini hatırlayalım:

 

“Günümüzde, insanlardan çok nesnelerin sesi duyulmaktadır. İnsan şeylerin arasında sıkışıp kalmış ŞEY olarak yaşamına devam etmektedir. İnsan kendi amacını unutmuş, araçların amaçları arasında sıkışıp kalmış bir varlıktır. İnsanın sahip olduğu değerlerin içleri boşaltılmıştır. Günümüzde amaç-araç ilişkisi, karıştırılmaktadır. İnsanın başarıları, onu ortaya koyan insan kavramı unutularak ele alınmaktadır. Sorumluluk kavramı nesneye yüklenemez, insana aittir. Ana amaç ekonomi veya teknoloji değil, insanın kendisi olmalıdır. İnsanın benliğinden uzaklaşması, onun yabancılaşmasıdır.”

 

***

 

Bir insan, bir akademisyen ve bir demokrat olarak yıllardır yazı yazdım ve mutlak bir hürriyet ile yazdım. Zira üniversite öğretim üyelerinin topluma karşı yükümlü oldukları tarihi görevi yerine getirmeleri için en geniş anlamda eleştirel düşünce ve akademik özgürlüğe sahip olmalarının gerekli olduğuna inandım.

 

Akademik özgürlük bilim üretme, düşünce açıklama, yazılar-makaleler-kitaplar yazma, söz söyleme, toplum yararı için toplantı ve gösteri yapma vb. tüm demokratik hakları kapsayan geniş ve sınırsız bir özgürlüktür.

 

Akademisyenlerin görevi sadece ilgi alanlarıyla sınırlı bilimsel çalışmalar yapmak ve ders vermek değil, toplumun aydınlanması ve demokratikleşmesine katkı yapma çabaları yanında halkın gerçekleri öğrenmesine öncülük etme görevleri de vardır.

 

İnsanı, insanın türevi ve uzantısı olan devlet ve millet dâhil (parti, örgüt vb.) hiçbir muhayyel (hayâl edilen) tüzel kişiliğe kurban veya feda etmemeyi ve ne pahasına olursa olsun doğruyu, gerçeği söylemekten çekinmemeyi ilke edindim.

 

Zira geçirdiğim akademik mesleğimde de olduğu gibi üstadım ve serlevham (yazılarımın başına koyduğum ve konuyu kısaca tanıtan ibare) “hakkın hatırı âlidir, hiç bir hatıra feda edilmez” prensibidir. Gandi’nin, “Haksızlığa sapıp bütün insanlar seni takip edeceğine, adaletle hareket edip yalnız kal” söyleyişini hep benimsedim.

 

Yazmanın benim için en cazip yönünün bu olduğunu düşünüyorum. Hayatın akışına bakıyorum. Anayurdumda olup bitenleri binlerce kilometre uzaktan (Fransa’dan) kaygıyla izliyorum. Kötülük, insanların şaşırma ve hayret etme duygularının yok edecek kadar, inanılmaz bir hızla yol alırken tek direnç noktası olan “Artık, bundan daha beteri olmaz” duygusu içinde, memleketimin insanlarına çıkan ağır faturası karşısında sınırsız bir acı duyuyorum. Biraz olsun rahatlatabilmek ve ülkemin çılgın gidişatını belki biraz frenleyebilmek umuduyla bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Bunu yaparken de Amerika roman yazarı, şair ve senarist Paul Auster’in şu sözünü hep anımsıyorum:

 

“İş işten geçmeden konuş şimdi. Ve söyleyecek hiçbir şey kalmayıncaya kadar da konuşabilme umudunu taşı.”

 

 

Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.

Bordeaux, Cuma 18 Eylül 2026

 

 

 

 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER