Yok ettiğimiz hayatı Özledik!

Yok ettiğimiz hayatı Özledik!

“Çevre mücadelesiyle birlikte ben de büyüdüm” diyen Antakya Çevre Koruma Derneği Başkanı Selda Asker’in mesajı, ‘Evde Kal’ gerçeğinin penceresinden dışarıyı özlemle izleyen bizlere geldi… “Doğanın uyanışını, kendini onardığını, temizlediğini izlediğimiz bugünlerde, en büyük tavsiyem; doğayla barışık yaşayın, ona hükmetmeye kalkmayın!”

Geçen gün, “hayata dair tercihler” başlığında bir şey okudum. Yazı, tercihleri arasında sıkışan mutsuzluğunu büyüten bizleri resmetmiş sanki… Diyor ki; “Hayalini değil, ama bir meslek seç… Bir kariyer seç… Kocaman bir televizyon seç… Otomatik çamaşır makinelerini, arabaları, CD çalarları seç… Geri ödemesi en az olan banka faizini seç… Senden beklenenleri seç… Özgürlüğünü değil, ama toplumsal uyum deneni seç… Kim olduğunu düşünmeyi seç… Market raflarına sıra sıra dizilen GDO’lu gıdaların hangi biriyle zehirleneceğini seç… Eğitim denenin sınav maratonu içinde kaybedeceğin kaç çocuk olsun, bunu seç…”
Ardından, Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın “Ey modern insan!” çağrısını okudum… Demiş ki; “Yeryüzünde gökdelenler yaparak, uzaya giderek, otonom robotlar üreterek, nesnelerin internetini, 3D yazıcıları, büyük veriyi, sanal gerçekliği, simülasyonları yaparak gururla dolaşırken, birden bir virüse yenik düşebildin… Kazandıklarını kaybetmekten korkuyor, ölüm gerçeğini hatırlıyorsun. Ancak sonradan ayağa kalkabilme ve yoluna devam edebilme kapasitesine de sahipsin. Her şey yalan oldu sanki! Doğa, bizden intikam mı alıyor, olay dili ile konuşan, görünmeyen gerçeklikten mesaj mı var? Bu belirsizlik bize yeter. Ancak hayat varsa, ümit de var.”
Evet… Bugün, tercihlerimizin kalabalık mutsuzluğunda durup, o ümide dair konuşalım istedim. O yüzden, bugünkü sayfa konuğumuz, Antakya Çevre Koruma Derneği Başkanı Selda Asker.
‘Evde Kal’ hayatların, koronavirüs salgını ile baskılandığı bugün, değişeni resimledik kendisiyle, bundan sonra olması gerekenleri çerçeveledik, yanlışların altını çizdik. Günün finalini ise, “ne isterdim” ile bitirdik.

O zaman ilk soru gelsin ve keyifli sohbetimize başlayalım…

‘Evde Kal’ hayatların “pencereden izlediği” bir dünya var artık karşımızda. Bizden bağımsız akan bir hayat! Ama şunu fark edenler de var… ‘İnsansız’ kalan hayatların ardından, dengelenen de bir iklim var! “Bu gerçek, insanoğlunun, içinde yaşadığı gezegeni ne hale getirdiğine dair bir gerçeği de bizlerin önüne koyuyor” demek, yanlış olur mu?

Eş zamanlı olarak, bir virüsün tüm dünyayı evde kalmaya mecbur ettiği bir salgına, belki de bir tarihe tanıklık ediyoruz. Alışkanlıklarımızın, tüketimlerimizin bir anda değiştiği, yavaşlayan bir hayatın içerisine girdik. Pencerelerimizden dışarıya bakarken, bahçeli bir ev özlemi duyduk. Topraktan kopmamanın önemini anladık. Evet, ‘insansız’ kalan hayatların ardından, dengelenen de bir iklim var. İnsanlığın, dünya üzerindeki yıkıcı etkisi gözler önüne serildi. Ülkemize baktığınızda da benzer olayları gördük. Koronayla beraber, doğanın kendini yenilediği gerçeğinin en güzel ispatı, İstanbul’da Uludağ manzarası! Koronavirüs salgını sonrası İstanbul’da hava kirliliği azalınca, ortaya çıkan manzaralar şaşırttı. Avcılar’dan, kilometrelerce uzaklıktaki Uludağ bile görülebildi. Bu, hava kalitesinde ciddi bir iyileşme anlamına geliyor.

Bir Antakya Gazetesi okurunun paylaşımı şöyle… Diyor ki; “Evimizin yanında, her zaman çöp içinde olan parkımız, haftalardır temiz! İç içe yaşadığımız insanlardan arınınca, hayat da arınıyormuş meğer…” Her şey normale dönünce, çöpler de geri döner diye korkanlar çok bu anlamda! Peki, sonrası için tavsiyeniz nedir? Hem insanlara hem yerel idarecilere…

Doğanın uyanışını, kendini onardığını, temizlediğini izlediğimiz bugünlerde, en büyük tavsiyem, doğayla barışık yaşayın, ona hükmetmeye kalkmayın. Diğer taraftan insanlara, bilinçli olmalarını, yerel idarecilere de bilinç kazandırma faaliyetleri düzenlemelerini tavsiye ediyorum.

Dünya ısınıyor… İklimler değişiyor… Kutuplarda buzullar eriyor… Deniz seviyesi yükseliyor… Hayvan türleri tehlikede… Hastalıklar artıyor… ki bunun son örneği, koronavirüs! Sizce, bizleri evlerimize kapatan yeni süreç, hayat adına nasıl bir mesaj vermeye çalışıyor?

SOS veriyor… Koronavirüs sonrası hiç bir şey eskisi gibi olmayacak deniliyor. Evet, olmayacak! 2018 Nisan ayında Valiliğimizle yürüttüğümüz “İklim Değişikliğinin Hatay’a Etkileri” konulu AB projemizde, bir panel düzenlemiştik. O panelde seçtiğimiz konular da, konuklar da rastgele seçilmemişti. Önlem anlamında, bugünlere hazırlık olması açısından önemli bir paneldi. İklim değişikliğine bağlı olarak artacak salgın hastalıklar, insan sağlığına etkileri, bu süreçte değişecek olan ürün yelpazesi ve tarım, açlık, su kaynaklarının doğru ve adil kullanımı, iklim değişikliği ve iklim politikaları, kentleşme ve iklim konularında, işin uzmanlarıyla yerel yöneticileri ve halkı buluşturmuştuk. O gün, orada konuşulanları bugün yaşıyoruz. Üstelik öyle 20-30 sene sonra da değil! O panelin sonuç bildirgesinde şu ifade vardı: “Akdeniz havzasındaki sıcaklıkların, önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde artması beklenmektedir. Bu artış; tarım ürünlerinde verim kaybı, biyolojik çeşitlilikte azalma, su kıtlığı, orman kaybı, tarım alanlarında tuzlanma, salgın hastalıklar, iklim değişikliğine bağlı hastalıklar olarak kendini gösterecektir.”
Net olan şu ki… Koronavirüs ile beraber, tarımın yeni bir güç dengesi olacağını gördük. Kendi gıdasını üretemeyen ülkeler, bu süreçte güçsüzleşecek. Çünkü dünyayı açlık bekliyor.

Kaç senedir, ‘çevre’ konusunda kurumsal bir kimlik içinde mücadele ediyorsunuz? Yine bu soruya devam olarak… Mücadeleye etmeye nasıl karar verdin ve neden, harekete geçmen gerektiğini düşündün?

1994 yılında Derneğe üye oldum. Ablam, dernekte aktifti ve etkinliklerinde, beni ve arkadaşlarımı zorla çağırır, “Gelin de bir şeyler öğrenin. Bu dünya, sadece sizin lay lay lom muhabbetinizden ibaret değil! Gezdiğiniz çevreyi kaybediyorsunuz” der dururdu. Biz de, Derneğin düzenlediği toplantılara, panellere katılır, salonu doldurmuş olmanın mutluluğunu yaşardık. Daha sonraları, ablamın Amerika’ya yerleşmesiyle birlikte, benim aktif mücadele hayatım başladı Dernekte. O dönemler, abla hatırına katıldığım bilgilendirme toplantıları öyle bir iz bırakmış ki, çevre mücadelesiyle birlikte ben de büyüdüm. Sevgili dostum, yol arkadaşım Nidal Özdemir’in Dernek Başkanı olduğu 8 yıllık süreçte Yönetim Kurulu üyesi olmuş ve sahadaki aktif mücadele ile beraber çevreye aidiyet duygum ve yarınlara olan sorumluluğum da iyice artmıştı. Hep diyoruz ya, “bu dünya bize atalarımızdan miras değil, çocuklarımızdan emanet” diye! İşte bu yüzden, emanete ihanet edenlerin karşısında durmak, yaşam tarzımız oldu. Her gün artan çevre sorunları, termik ve nükleer santrallerin zararları, azalan su kaynaklarımız, kirli havamız, bu mücadele içinde olmam gerektiğine inandırdı.
6 yıllık Genel Sekreterliğimden sonra, 10 yıldır da Derneğin Başkanıyım ve pek çok gönüllü arkadaşımla birlikte, elimizin uzandığı, gücümüzün yettiği her yerde varız.

Çevreciler, genelde verdikleri mücadelede yalnızdırlar. Bu, sizde, ‘keşke’ler ya da ‘pişmanlıklar’ yaratıyor mu?

Yaşımın neredeyse çeyrek asrını çevre mücadelesiyle geçirdim. Bana çok şey kattığı gibi, çok şey de götürdü belki. Durup dururken, tanımadığınız insanlar size saldırıyor, düşman oluyor. Sebebi, kişisel çıkarları uğruna çevreyi talan etmelerine izin vermeme çabalarınız. Sizin gönüllü olduğunuzu, ailenizden, işinizden, sevdiklerinizden çaldığınız zamanla geleceği korumaya çalıştığınızı unutan, görmezden gelen ve bunu çıkarlarınız için yaptığınızı düşünen “sosyal medya klavye kahramanları” ile farklı bir boyutta mücadele ediyorsunuz. Onlar, enerjinizi düşürmeye, sizin tüm emeklerinizi, toplum içinde hiç etmeye çalışırlar. Yeri gelir, vatan hainliğiyle suçlanırsınız. Yeri gelir, “çağırdık, ama gelmediler”le suçlanırsınız. Ne iş hayatınız kalır, ne özel hayatınız, ki eğer gerçek bir savunucuysanız… Bütün bunları yaşayan biri olarak, pişman mıyım? Asla! Doğrularımın peşinden benim gibi düşünen arkadaşlarımla gittim. Bir ağaç dikiminde ya da bir okul eğitiminde, bir çocuğun gözünde ışıltı ve umut olmak, hepsine bedeldi.

İçinde yaşadığımız şehirde, Antakya’da, iki yeşil alanımız var. Biri, şehir mezarlığı ve diğeri de Büyük Park! Şehirleşme adına betonlaştığımızın gerçeğinde durursak eğer, eldeki, trajik mi?

Evet, trajik. En trajik olanı da, biz, elimizdeki fırsatları değerlendiremedik. Hala da değerlendiremiyoruz. Yıllar önce, Akiş Fabrikasının yeri vardı, yeşil alan olmaya uygun. Tüm mücadelemize rağmen, şu an onun yerine, şehrin ortasında ve sıkışık trafiğinde bir AVM var. Nefes alacağımız bir alanı kaybettik. Şu anda şehrin ortasında, yine önemli alanlarımız, Vakıf İşhanı ve spor salonunun yeri yeşil alan olmalı. Spor salonunu, zaten parka ait bir alandı. Yeniden parka kazandırılmalı. Kentsel dönüşüm, bizim için bir fırsat. Bu noktada defalarca çağrılarımız oldu. Bu şehrin tüm dinamikleri; gelin, sen-ben kavgasını bırakın, birlikte, bunun için mücadele edelim. Bizim, artık iklim değişikliğine uygun, tersine göçü destekleyecek bir kentleşmeye ihtiyacımız var.

Dernek olarak, okullarda sık sık çocuklarla da bir araya geliyor ve anlatıyorsunuz. Bugünün büyüklerinin dünyayı getirdiği hali izlerken, ‘çocuk umutları’ ne alemde, çevre noktasında neredeler?

Derneğin en keyifli faaliyeti çocuklarla bir arada olmak. Çıkarsız, samimi, çocuk duygularıyla ve inanılmaz sorularıyla bazen bizi köşeye sıkıştırabiliyorlar. Sohbetlerimizde anlattığımız görsellerimizle, onlara yaşanabilir bir dünyayı izletiyoruz ve içinde bulunduğumuz, her gün biraz daha kötüye giden dünyayı da. Sanayi atıkları, termik santrallerden çıkan sera gazları, daha çok enerji ve daha çok tüketim onları dehşete düşürüyor. “Bu noktada biz ne yapabiliriz”i tartışıyorlar. “Tek başına, isterse, bir insanın dünyayı değiştirebileceği” şiarıyla, ilk işleri “çevre kulübü” kurmak, mıntıka temizliği yapmak ve okullarına dönüşüm kutuları istemek oluyor.
Yıllar önce okullarına gidip bunları anlattığımız çocuklar, bugün, üniversite öğrencisi ya da mezunu. Hatta öyle ki, aralarından gelip de bizi bulanlar, zaman zaman çalışmalarımıza katkı verenler bile oluyor.

Küresel iklim hareketinin 16 yaşındaki öncüsü Greta Thunberg’i hepimiz biliyoruz. Dünya’ya, ‘iklim’ ve ‘gezegen’ başlıklarında çocukların liderlik ettiği bir sürecin de içindeyiz. Gençlerini iklim değişikliğine karşı verilen mücadeleye öncülük etmesi ne kadar önemli?

Gelecek, gençlerin. Kendi geleceklerine sahip çıkmaları ve bunun farkında olmaları son derece önemli. Greta’nın başlattığı “İklim İçin Okul Grevi”, tüm dünyaya inanılmaz bir hızla yayıldı ve karşılık buldu. Türkiye’de buna öncülük eden genç aktivist, 11 yaşındaki Atlas Sarrafoğlu ise sosyal medya üzerinden başlattığı “İklim İçin Okul Grevi” kampanyası ile genç arkadaşlarını Greta’ya destek vermeye davet etti ve dedi ki… “Değerli arkadaşım, Ben Atlas Sarrafoğlu, 11 yaşındayım ve iklim değişikliği ve global ısınmaya karşı geleceğimiz adına, seni İklim İçin Okul Grevi’ne çağırıyorum. Greta Thunberg’e, dünyanın dört bir köşesinden öğrenciler destek veriyor. İklim değişikliğinin, artık dönülmez bir aşamasında olduğunu biliyor, büyüklerin yetemediği yerde, geleceğimizi korumak adına bizlerin harekete geçmesi gerektiğine inanıyorum. Bu sebepten dolayı, gelin Greta’ya desteğimizi gösterelim, kendi geleceğimizi kendimiz talep edelim. Bugün değilse, ne zaman? Biz değilse, kim?”
Harekete geçmeye inanan gençlerin bu mücadelede olması işte bu yüzden çok önemli…

Boğaziçi Üniversitesinden İklim ve Doğa Bilimci Prof. Dr. Levent Kurnaz demiş ki… ‘Buzullar eriyince virüsten çok daha ciddi sorunlarımız olacak’… Sizce de, hala, nasıl sorunların içinde olduğumuzun farkında değil miyiz?

Az evvel düzenlediğimiz bir panelden bahsetmiştim. Oradaki panelistlerimizden biri, Değerli Hocam Prof. Dr. Levent Kurnaz idi. İklim politikaları ve değişen iklim üzerine çok güzel bir sunumu olmuştu ve ben de onu tanıma imkanı bulmuştum.
Hocamın tespitiyle ilgili bir soru gelince, heyecanlandım ve mutlu oldum. Levent Hocam, “Son Buzul Erimeden” adlı kitabında tüm sorunları ortaya koymuş ve bir çağrı yapmış. “İklim, insanlık tarihinde görülmedik bir biçimde değişiyor. Bu değişim öyle hızlı ki, dünyadaki varlığımızı tehdit ediyor ve önlem almazsak, gelecek nesiller zorlu iklim koşullarına boyun eğecek. Kömür, petrol ve doğalgaz yakarak atmosfere saldığımız sera gazlarıyla, bu sorunu biz yarattık, ama istersek üstesinden gelebiliriz. Yeter ki, son buzul erimeden bilinçlenip gerekeni yapalım.”
Ama biz hala, bunun ciddiyetinin farkında değiliz. Önümüzde, bir kıtlık ve açlık var. Acilen, tarımsal üretim seferberliği ilan etmek zorundayız. Tüketim alışkanlıklarımızı değiştiremiyorsak, üretim yöntemlerimizi değiştirmek zorundayız. Kömür, petrol, doğalgaz yaktığımız müddetçe, bu sorunları durdurmamıza imkân yok. Bunları kullandığımız, iklimi değiştirdiğimiz sürece; doğal afetler, yangınlar, kuraklık, susuzluk bizi bekleyen önemli sorunlar.

Son olarak… İki dağın arasında sıkışan ve her geçen sene boş kalan alanlarını da çok katlı binalarla dolduran bir kentte yaşayan biri olarak… Değiştirme şansınız olsaydı eğer, bu şehirde, çevre adına neler yapmak ve neleri değiştirmek isterdiniz?

Kenti yeniden yaratmak isterdim. Kendi enerjisini üreten, yeşil alanları bol, akıllı bir kent yaratırdım. Geniş bahçeleri olan okullar ve bahçelerde topraktan kopmayan öğrenciler isterdim. Tepeden bakınca sadece mezarlığı ve parkı ile değil, yeşillikler içinde bir Antakya yaratırdım. Çok katlı binaların arka mahalleri öldürdüğü bir imar istemezdim. İklime uygun, imarlı bir kent yaratırdım. “Doğa, hayatın eczanesidir” sözünden hareketle, tabiatla iç içe, kendine yeten, akıllı bir kent isterdim.

Teşekkürler

Röportaj/Tamer Yazar