Tuncel Kurtiz

Adnan Satıcı şiiriyle başlamalı belki, Kaz Dağları’na uzanan çatallı bir ses, bir umut, bir özlem…

“Nereye
O uysal saçlarınla nereye, hem sen nereye
Nereye ey gözleri gurbet
Sınadım kendimi bir başka biçimlerle
Her iklimde dondum, her aynada hiç…”

Adı antik Grek mitolojisinde İda olarak geçen Kaz dağları, Zeus’un doğum yeri olarak da bilinir. Zeus ve Olympos’lu tanrıçaların en güçlüsü olan Hera’nın, İda Dağın’ın zirvesinde evlenmeleriyle başlayan kıskançlık, rekabet gibi kavramlar, mitolojideki birçok hikâyeye yön vermiştir.

Homeros da en ünlü edebi metinlerinden biri olan İlyada’da, İda Dağı’nda geçen birçok mitosa yer verir. Yunan mitolojisine göre tanrılar Olympos Dağı’nda yaşarlar fakat Batı Anadolu’da da bir evleri vardır; doğal güzelliği, zengin bitki örtüsü ve heybetli zirveleriyle İda Dağı…

Solgun bir eylül günü yaşama veda eden Tuncel Kurtiz, ölümünden bir süre önce yerleştiği kaz dağlarında, 29 Eylül 2013 günü toprağa verildi. Çamlıbel Köyü mezarlığında, vasiyetinde ifade ettiği gibi, denizi gören yeni bir yolculuğa…

Kendini herhangi bir yapıta adayıp, ürünler sunan bir sanatçı, gerektiğinde kalabalığa aykırı düşerek ya da yerleşik yargıları altüst ederek hafızalarda kalır.

Çünkü sanat, görünen dünyayı hayata katmakla kalmaz, yarattığı ideal dünyayı yansıtarak, ölümünde bile hayatta olanı özgürleştirir.

Sanat ve yalnız sanat,” der Nietzsche, “gerçeğin elinden ölmemizi önleyecek bir şey varsa, o da sanattır.” diye ekliyor Albert Camus

Karşı karşıya olduğumuz fiziksel ve düşünsel çöküş, savaşlar, nükleer tahribat, doğal kaynakların teknolojiyi kullananların elinde ufalanması, Çevre sorunları, toplumsal sorunların yığın sorunlarına dönüşmesi ve daha bir sürü yaşamsal sarmal…

Eşitsizliği sürekli haykıran bir aydını;

“Eğitimdeki eşitsizlik, ayakkabı giymedeki eşitsizlik, yemek yemekteki eşitsizlik asla düşünülmüyor… Yahut da ben mi acaba yanlış yerdeydim, belki de öyleyim onlara göre, dinozorum belki… Ne bileyim ben…” diyen bir sanatçıyı yitirdik

Dünyaya ve insana nasıl yaklaştığını her ortamda anlatan bir insanı kaybettik. “500 senedir kapitalizmle dünyanın nereye geldiği ortada. Bir milyar insan açlıktan ölüyor. Yalnız Irak’ta bir milyondan fazla insan öldürüldü…” diyen bir sanatçıyı…

Bazen yazdığınız her şey boşluğun içerisinde anlamsız bir sızıyla salınmaya mahkûmdur… Bitişine inanmadığınız hüzünlü bir ana fısıldar durmadan…

Yılmaz Güney gelir aklınıza. Sonra Can Yücel… Nazım Hikmet…

Umut filmindeki Hamal Hasan, Sürü’deki Hamo Ağa, Teneke’deki Murtaza Ağa…

Tuncel Kurtiz, İnsanlığı kucaklamak istercesine ağız dolusu gülen, öfkelendiğinde ise gök gürültüsüne dönüşen sesiyle selamladı bizi…

Toplumların hastalıklı bir yapıya dönüştürüldüğü bir evrenin baskısı altında bile, inadına sanat diye haykıran… Modern dünyanın yarattığı kolaycı başarılara kanmayıp, makineleşen sanatla birlikte, makineleşen birey ve yığınlaşan topluma inat, sanat diye haykıran…

Var olanla yetinmeyip, içinde yaşadığı toplumu kavramak için sürekli çalışan, yaratıcı bir yaşam alanı oluşturmada ve karşılaştığı sorunlara karşı bilinçli reaksiyon göstermede önemli roller üstlenen Tuncel Kurtiz’i yitirdik…

Hâlâ içinizde kalmış bir rol var mı sorusuna, “Çehov’un Üç Kız Kardeş’inde, Vişne Bahçesi’nde ya da Vanya Dayı’da olmak isterdim. O kadar çok şey var ki oynanacak… Artık hayallerimi yazıyorum. Yapamadıklarımı, yapamayacaklarımı, yapacaklarımı…” diyen gerçekçi bir sanatçıyı kaybettik…

“Gidersen fırtınada en ince söğüt dalı
O sabah kırılırım toprağıma düşemem
Yüzünü dön
Yüzünü dön
Gülümse baharıma…” diye fısıldıyor Adnan Satıcı